Sayfalar

19 Ekim 2017 Perşembe

Güle Güle Teyzem..


Hüznün en sevdiği mevsimmiş sonbahar. 
Sadece sararıp,solmuş yapraklar veda etmiyormuş dallarına, insanlarında ayrılık mevsimiymiş meğer. Yıllar önce bir arkadaşım "ölümler en çok sonbaharda olur" demişti. Bugün yine hatırladım. Boşuna hazan mevsimi denmemiş..

Bugün telefonumu evde unuttuğumu sandım. Bütün gün yanımda yoktu. Eve döndüğümde evdede aradım, bulamadım. Kaybettiğimi düşündüğüm anda küçük balkondan mesaj sesi geldi. Mesajı okuduğumda telefonu değil teyzemi kaybettiğimi öğrendim.. Her gün yürüyüş yaptığım ormanada küstüm bugün. Sonbaharada.. 

Teyze anne yarısıdır derler ya, o anne yarım değil, ablam gibiydi. Zaten aynı evde yaşamıştık yıllarca. Annemde, babamdan üç yıl sonra gurbetçi olup Almanya'ya çalışmaya giderken, çocuklarını annesine ve kardeşlerine emanet etmişti. Kalabalık bir aileydik. Anane ve dede, teyzeler, dayılar. Kardeşlerinin en küçüğüydü. Annem ise en büyüğü.  Küçük teyzemdi o. Bazen teyze demez, adıyla "Gülten" derdim. 
Ben 1. Sınıfa giderken teyzem 3. yada 4. sınıfa gidiyordu. Yani yaş aralığımız çok dar. Abla-kardeş gibide çok didişirdik. Beni ve abimi çok kızdırırdı. Ama çok eğlenceliydi. Taklit yeteneği güçlüydü, onun olduğu ortamlar gülme garantiliydi.
Acıdan ve mızmız insanlardan uzak dururdu. Dobra tabir edilir ya, tam anlamıyla dobra bir insandı. İnsanların yüzüne yüzüne söylerdi kafasından geçenleri. Bazen kırıcıda olabilirdi, herkes onu öyle kabullenmişti. O Gülten teyzemdi, ve ne yapsa yeriydi. Normal bir insan gibi davransa anormal olurdu. 

Ben annemin cenazesi dahil hayatımda hiç cenazeye katılmadım. Yakınlarımın ölümleri hep uzaklarda oldu. Böyle durumlarda ne yapacağımı bilemem. Burada ise ölenlerin ardından feryat figan ağlanmıyor. Ölümü kabulleniyorlar. Sessizce ağlıyorlar. Ölenin ardından toplanıp herkes güzel anılarını paylaşıyor.. muş.. görmedim ama İsviçreli arkadaşlarımın söylediği bu.. 
Elbette insanların öncelikleri farklı olduğu gibi acılarını yaşama biçimleride farklı. Sanırım bende buradaki gibi acıyı yaşamayı seviyorum. Yani ölenin ardından yaşadığımız güzel günleri anarak. 

Çok güldürürdü bizi. Onu acıyla anmak ona haksızlık gibi geliyor. Ne çok anımız var.  Mesela bir örnek; 
Bir gün Gölcük'te onun balkonunda oturuyoruz. Eniştem, yani kocasıda var. Çekirdek çitleyip, bira içiyoruz. Laflıyoruz ordan burdan. Teyzeminde tanıdığı ve sevdiği, yakınım olan bir kadını soruyor, nasıl iyi mi, diye. Bende, hayır iyi değil bu ara, eşi ile arası açık diyorum. Kaşının birini yukarı kaldırıp, "Niye gıııız?" diyor.  Bilmiyorum, kadın biraz romantik, eşinden ilgi bekliyor, elini tutsun istiyor, el ele yürümek istiyor, falan diyorum. Bana şöyle kaşını devirerek baktı, dudağındaki çekirdek kabuğunu püskürttü, kocasına baktı ve dedi ki; "Yaşar elini versene"  eniştem elini verdi, "aha tuttum elini ne var elinde, sıçtum eline" deyip itti eniştemin elini.. Hepimiz gülmekten savrulduk. Gülten teyzem işte. Böyle bir insandı. Hiç bir şeyi ciddiye almazdı. Hayatı bile. Ama hayat onu ciddiye almış olmalı. 

Bu sabah saat 6 da uyanmışlar. Kocasına, "Yaşar, kıymalı börek getirde kahvaltı edelim" demiş. Kahvaltıyı etmişler, ortalığı toplamış, yemek yapmış, ben yorgunum, biraz uyuyayım demiş. Bi daha uyanmamış.. Ölümü bile ciddiye almamış diyesim geliyor. 

Güle güle teyzem.. Anneme selam söyle. 

15 Ekim 2017 Pazar

Merhaba Dünlüğüm..

Merhaba günlüğüm. Daha doğrusu dünlüğüm. Çok dünler geçti. Ağustos'ta üç yazı yazmışım ama ruhunu kaybetmiş yazılar. Dedim bu sen değilsin, zorlama en iyisi. Uzaklaştım. Birazda kişinin ruh haliyle alakalı yazmak. 

Yazmak için istek önemli. İstek olduğunda kelimeler dans ediyor. Bir kaç kez yazmaya yeltendim baktımki, kelimeler dans salonunda değil, opera konserinde.. Frolayn Rottenmayer edasında hiiiç bulaşma der gibiydiler. Bulaşmadım bende. Şimdi bi daha deneyim diyorum, bakalım kelimelerim ne tür müzik dinliyorlar? 

Son aylarda farklı ruh hali içindeydim. Ne üzgündüm Nede mutlu.. Ne ağlıyordum nede gülüyordum. Böyle ruhsuz, duygusuz, tekdüze... Öyle ki; hani burada bahsetmiştim, kanser hastası bir arkadaşım vardı, oda iki yıl önce öğrenmişti hasta olduğunu. Ona yazmak iyi geliyordu bana. Oda aynı şeyi söylüyordu. İki satırda olsa yazıyordum. Espirili yazdığımı ve onu güldürdüğümü söylüyordu. Ne zaman yazsam mutlaka ertesi gün cevap veriyordu. Git gide kısaldı yazıları. Yorgunum uzun yazamıyorum arkadaşım, diyordu. Sanki ona yazarsam, bana yazmak zorunda kalacak diye bazen yazmıyordum bende. Ya yazarsam ve cevap gelmezse diye korkuyordum birde. "Merhaba benim vefalı arkadaşım" diye başlardı yazısına. "Yaşamımın en iyi arkadaşı diye" bitirmişti. En son ona yine yazdım, ve korktuğum başıma geldi. Bir gece kızkardeşim onun bu dünyadan göç ettiğini yazdığında üzüldüm, ama ben hala şarap ve sigara içiyordum. Şimdi acı çekmiyordur diye düşünmek istedim.
Böyle bir ruh hali içindeydim aylardır. Herşeye nötr. 

Perşembe kadınlarından Antonella, neredeyse bir yıldır planladığı bir organizasyonu vardı Eylül ayının başlarında. Eşi ile kendisi , tüm yaşamları boyunca hayatlarına dokunan ve hala dokunmaya devam eden arkadaşlarına bir davet düzenlediler. Bu birazda uluslararası oldu. Almanya, Avusturya ve Türkiye'den misafirlerini davet etti. Aare nehrinin kenarında çok donanımlı bir restoranı kapatmışlardı. 60 kişiydik. Türkiye'den gelen konuklar aynı zamanda benim arkadaşlarım, Ayça ve Cansu. Cuma gelip, Cumartesi davete katılıp, Pazar dönecekler. Güya bende o Pazar onlarla Türkiye'ye uçacağım. Güya bunu havaalanında öğrenecekler. Böyle bir sürpriz yapacağım. Sürpriz kiiim, ben kim? Cuma geldiklerinde yumurtladım. Daha doğrusu açık verdim. Yani demem o ki, bilseler nolur, bilmeseler nolur modundaydım.. Ruh halimden ötürü. 

Neyse uzatmayım, havaalanında ayaklarım geri geri gidiyordu. Hiç tatil modunda değildim. Üç kızız işte. Daha önce hiç birlikte uçmamışız. Daha ne dimi? Yoook. Bavulları vermişiz, artık geri dönüşüm yok, diyorum ki, Ayça'ya şimdi bana biri gelse dese ki; çok kötü görünüyorsun, bu şekilde uçağa alamayız, siz evinize gidin dese" öyle mutlu olurum. Ayça diyor ki, canım gerçekten böyle hissediyorsan, yarın ilk uçakla geri dönebilirsin. Hatta ben göndereceğim seni diyor. 

Bir pazar günüydü. Pazartesi ilk işim kuaförde saçlarımı kısacık kestirmek oldu. Sonra kardeşimle buluşup köye gittik. Çocukluğumda tepindiğim topraklara. İyi geldi bana. Dönüşte annemin mezarına uğradık. Çam ağaçları altında çok güzel bir mezarlık, Hendek mezarlığı. İşte orada içimi bir döktüm. Zırıl zırıl.. Sonra dedim ki; şimdi bir sigara olsaydıda içseydim. Sigara içmeyen kızkardeşim, annem sigara içeni sevmezdi deyip beni tersledi.. Tamam, haklısın dedim. Bi ara yeniden pet şişeye su doldurmaya gitti, baktım arabadan çantamı getirmiş. Senin buna ihtiyacın var, der gibi..  Evet bir sigara yaktım, ve çok zevkle içtim orada. İşte tam o andan sonra kendimi çok iyi hissettim. Annem bana çok iyi geldi. Bu sefer Türkiye'den dönerken ayaklarım geri geri gidiyordu:) 

Sonbahar heryerde güzeldir eminim. Ama burada yani Bern'de sonbahar, anlatılmaz yaşanır derler ya, işte o türden. Masmavi gökyüzü, sapsarı ve turuncu bir doğa, karlı dağlar tüm çıplaklığı ile dokunacak gibi yakın duruyor. Kızıl mı kızıl bir gün batımı. Dağlar kızıla boyanıyor. Şehre ise pembeliği kalıyor. Nostaljik bir pembe vuruyor insanların yüzüne ve ortaçağdan kalan gri yapıların üzerine. İşte tam o anda fotoğraf makinamı Türkiye'de unuttuğum için kendime kızıyorum.

Kızıyorum çünkü; 9 Aralık'ta bir Pazar kurulacak burada. Sanatsal bir pazar. Adı "Koffermarkt" Türkçeye çevirdiğimde sanatsal tarafı yok oluyor gibi hissediyorum. "Bavul pazarı" bu ne ya? İşportacılar gibi:)) Böyle bir şey değil elbette. Aylar öncesinden organizasyonu yapılmış, Bern'in en seçkin binası kiralanmış, beyaz örtülü masaların üzerinde eski klasik bavullarda el emeği göz nuru ürünlerin satıldığı bir pazar. Yazılı başvuruyorsun. Kabul edilirsen, orada ebatları belli olan bir bavulda ürünlerini görücüye çıkarıyorsun. Ve her üründen bir stant olması şartı. Yani, örgü işleri bir stant, dantel, takı, kurabiye, pasta vs. başka başka birer stant. Ben fotoğraflarımdan kartpostal yapıp satmayı önerdim. Bir kaç foto istediler. Gönderdim. Ve kabul edildim. Şimdi onun heyecanı sardı beni. Fotoğraf makinam olaydı aktüel fotolar çekerdim. Şimdi arşiv fotolarımdan seçmem lazım. Neyseki yeterince var. Bilmiyorum, fotoğraflarım ilgi görür mü, görmez mi? İşin maddi yönünde değilim. 15 kişi bile alsa, benim dokunduğum bir fotoğrafa, kimbilir kimler arkasına yazıp nereye gönderecek? Bu daha çok heyecanlandırıyor beni. Maneviyat hep daha ağır basıyor bende. Ve iyiki.. 

Son olarak.. Bugün hayatımda ilk kez aşure yaptım. Çocukluğumda yediğim bu tatlıyı 30 yıl boyunca hiç yememiştim. Üç yıl önce ofiste bir arkadaş getirmişti. Ve her yıl getirir. Ben neden yapmıyorum ki dedim? Ve bugün yaptım. Çok güzel oldu. Valla bak. Sanki aşureyi ben bulmuşum.. Neredeyse Arşimet gibi "euraka" deyip, parmaklarımı şıklatasım geldi. 
Geldi gelmesinede, koca tencere aşure yaptım. Dağıtmak için yaptım hoş. Gerçi hiç Türk komşum yok. Olsun. Binadaki İsviçrelilere dağıtacaktım. İçine kattığım 17 çeşit malzemeyi Almanca yazdım. Verdiğim komşulara içindekileri sayabileyim diye. Bu avrupalılar bir acayip dostum. Herşeyi merak eder ve bilmek isterler. Aşure hakkında bilgilendim, felsefesini ve içindekileri anlatacağım. Baya baya aşure sunumu hazırladım. Tepsilere yerleştirdim. Büyük bir güvenle çaldım kapıları. O'da ne? Kapılar duvar. Açılmadı hiç bir kapı. Hani şu bir bacağı kesilmiş Martin amca var ya, o bile yoktu evde. Sahi uzun zamandır görmüyorum Martin amcayı? Yarın tekrar çalayım kapısını. Tepsideki aşurelerimle pös pös eve döndüm. Bakalım yarın tekrar deneyeceğim. Pazartesi ofise götürüp dağıtırım. Ama o kadar çok ki; ofise götürsemde bitmez. Yoksa bu bavul pazarında aşuremi satsaydım:) Avrupa'ya aşureyi tanıtan türk asıllı alman diye tarihe geçermiydim acaba😀

Aslında bi kaç konu daha var. Baya birikmiş yazacaklarım. Çok uzun olacak. Belki sonraki yazılarda yazarım.. 

20 Ağustos 2017 Pazar

Bi Ses Vereyim Dedim..

Yazamıyorum artık. Kelimelerim lal, cümlelerim kör, bloğum topal.. Bilmiyorum kaç akşamdır yazayım diye oturuyorum.. yazıyorum bir şeyler, hiç içime sinmiyor, siliyorum.. Boşveriyorum sonra.. Akamayan dere gibiyim. Eh derede dolar taşar bir gün. Sabırlıyım.. Bekliyorum. 

Sadece yazmak mı? Hayır.. Bir film bile izlemek istemiyorum.. Kitap okumak mı? Zaten kitap kurdu hiç olamadım:( Günlerdir başucumda yüzükapak yatırdığım kitabın adı bile aklımda değil.
Birazdan yatmaya gittiğimde hatırlarım herhalde.. Ama okuyacağımı sanmıyorum. Yatarken radyo tiyatrosu dinliyorum bir süredir kulaklığımla. Ertesi gün unutuyorum, ben ne dinlemiştim diye zorluyorum beynimi. Yok! Nuh diyor, peygamber demiyor.  Ne severdim çocukken, gaz lambası eşliğinde, pilli radyodan arkası yarın yada radyo tiyatrosu dinlemeyi. Sedirin önüne çöker kulağımı radyoya yapıştırırdım. Şimdide çok seviyorum da, ertesi gün hatırlamıyorum ne dinlediğimi. Sanırım beynim kendini resetliyor bu ara. Bir geçiş dönemi..

Ne yapıyorum böyle dönemlerde? Oluruna bırakıyorum. Göğe dikiyorum gözümü.. Uzun uzun bakıyorum. Trene bakar gibi değil ama. Sanki gök yüzünde ağır çekim tenis oynanıyorda ona bakar gibi. Yağmur yağıyor, rüzgar esiyor, sonra çayır-çimen kokusu yükseliyor.. Bir yerlerden güneş vuruyor, yağmur yağarken. Gökkuşağını arıyorum bu sefer, kamelyon gibi başımı her yana çevirerek. Ve işte orda Gökkuşağı 🌈.
Sanırım görmek istediğimi görüyorum ben.  Biraz geç oluyor, birazda güç oluyor ama görüyorum.

Hafta içi bir gündü. Durup dururken dağlar, göller beni çağırdı. Gittim.. Arkadaşıma sordum gelmek ister misin diye? Seninle her yere giderim dedi. Sabahın köründe buluştuk yine. İyi geliyor bana dağlar, göller. Buzul gölleri. Dizlerime kadar girebiliyorum o sopsoğuk göle. Yaşamım gibi. Hep yarım yarımdı yaşadığım her şey. Ben hep bu yarım yarım yaşadıklarımda yetinmeyi bildim. Aaaa bak bu konuda dün bir karikatür gördüm. Pek hoşuma gitti. Şimdi nerde gördüğümü unuttum iyi mi? Bu her şeyi unutma hiç iyiye alamet değil ya, du bakalım? 
Çizebildiğim kadarı ile şöyle bir şeydi. Çizimlerim berbattır baştan söyliyeyim. 

İşte o gün gezimizden sonra eve geldim, ellerimi kilitlerim, alnıma koydum, hayata teşekkür ettim. Yetmedi, üç kere, beş kere, onbeş kere, yüz kere teşekkür ettim. Doyamıyordum teşekkür etmelere. Herşeye rağmen. Artık kendi dar alanımı koruyorum mutlu olma adına. Bir çoğumuz gibi.. Yok çünkü başka çare..
Nereye baksam ölüm, taciz, baskı, şiddet. Ölümü sevdirdiler sonunda millete. Yok, ben sevmiyorum hala.  Herkes yaşamalı, yaşlı ve yorgun olduğu için kendi eceli ile göç etmeli. Ölüm öyle güzel bir şeyse eğer, kendileri veya kendilerinden biri ölüversin o zaman. "Biz bu millete efendi değil, hizmetkar olmaya geldik" diyorlar. Ben anlamadım bu işten bir şey. Bunlar hizmetli unutmuş  kar'a takılmış gibiler..

Bak işte, yine yazım döndü dolaştı siyasete girdi. O gün bile, hani şu dağlarda gezi yaparken konular dönüyor dolaşıyor o'na geliyordu. Bende hep böyle oluyor.. Bundan nasıl kurtulabilirim??
Güya Türkçe tv lere bakmıyorum. Ama Alman tv lerinde çıkıyor bu sefer karşıma. Almanya'da yapılacak seçimler için Alman vatandaşlığını almış, seçme hakkını kullanacaklara "kimseyi seçmeyin, seçimleri boykot edin" diye çağrıda bulunmuş. Bakele, sayın Erduvan ben özgür irademi kullanıp seçme hakkı mı kullanabilir miyim? Bana karışmaz mısın lütfen!
Benim derdim bana yetiyor, birde sen girme evime, hayatıma. Çok rica ediyorum.. Teşekkür ederim! 

Neyse ya, doğada, Berner Oberland gezi fotoğraflarımda gezinmek isterseniz diye...