Sayfalar

5 Kasım 2017 Pazar

Bayan Susi Ve Üzümleri..

Masamın üzerinde bir not. Bayan Susi aradı, geri aramanızı istedi. Tel no bu. Aradım. Çıkmadı. Bir zaman sonra yine aradım, yine çıkmadı. Ertesi gün unuttum. Yine beni aramış. Yine ben yoktum. Sonra ben onu aradım. Bu böyle günlerce sürdü. Ulaşamadık birbirimize. Sonra her saat başı aradım. Telefon açıldı. Nihayet aradınız, dedi. Hep aradım ama bi türlü yakalayamadık birbirimizi, nasılsınız dedim. Üzümler, dedi. Zamanı geçmek üzere. Siz çok seviyorsunuz, gelin ve toplayın dedi. Ben evde olmasamda, bahçedeki masanın üzerine hem sepet, hem makas bırakırım, dedi. Her yıl bu zamanlarda olur çocukluğumda yediğim o morumsu kokulu üzümler. Ve her yıl bu zamanlar arar beni Bayan Susi. Şimdi gelebilir miyim, evde olacak mısınız, diye sordum. Evet, bugün evdeyim, dedi. Geçen yıldan kalma bir iki sepeti aldım, atladım arabaya ona gittim. Ve her zamanki gibi onun sokağına girişi kaçırdım. Sanki her şey, her yıl bu zamanlarda aynı oluyordu. Çok güzel nezih bir semtte, bahçeli bir evde oturuyor. Sonbaharın oradada çok güzel göründüğünü hatırlıyorum, o sokağa girdiğimde. Güneş sızıyor renkli ağaç dalları arasından. Zile basmak için kapıya yöneldiğimde kapının aralık olduğunu görüyorum. Ben yinede zile basıp, yüksek sesle bayan Susi, bayan Susi diye seslenerek içeri giriyorum. Nerdesiniz siz,üzümler çürümek üzere? Diyerek karşılıyor beni. İşte burdayım, diyorum. Şarap içermişsiniz diye soruyor. Alırım bir kadeh diyorum. Balkonda mı oturalım, diyor. Evet güzel olur diyorum. İlk kez balkonda oturacağını söylüyor. Ona yardım ediyorum, masa ve sandalyeleri düzeltirken. Sonra antika bir dolaptan eski şarap kadehi çıkarıyor, bu kadehler artık yok, benim çocukluğumdan bunlar, o yüzden değerli diyor. Dikkatle iki kadeh alıp, mutfaktan şarabı alıp balkona oturuyoruz. Güneş yazdan kalma gibi, üzerimizdeki ceketleri çıkarıyoruz. Kurabiye yapmıştım onlardanda getireyim diyor. İlk kez kurabiye ile şarap içiyorum. İki kedisi ile birlikte yaşıyor. Bir kedisi geliyor yanımıza. Bu gelir diyor, öbürü gelmez. Öbürü başına buyruk biraz diye gururla anlatıyor. Sokakta buldum onu diyor. Hasta olmamam lazım, onlara bakacak kimsem yok diyor. Onlar için yıllarca tatil yapmadım diyor. Belkide bu anlayış onu hayatta tutuyor diye, ben bakarım diyemiyorum. Dinliyorum sadece onu. Konuşmayı özlemiş. Sadece o konuşuyor. Ben dinliyorum. Anlattıklarından sonra bir şey sormaya yelteniyorum, yine anlatıyor iştahlı iştahlı, susup dinliyorum yine. Ama güzel konuşuyor. Birikimi çok. 87 yaşında. Hep yalnız yaşamış. Hiç evlenmemiş. Parlementoda yazı işlerinde çalışmış. Dünya politikası ile hala ilgili. Bir ara Erdoğan'ı sordu, onu geçelim dedim. Dünyanın liderlik anlayışı değişti, diyor. Bir delide Amerika'da var diyor. Merkelin politikalarınıda sevmediğini söylüyor. 

Üzülmeri toplayalım mı? Diyor birden bire. Toplarız daha diyorum, ikinci kadehi dolduruyorum. Sigara yakıyorum. İyiki sigara içiyorsunuz, ben hiç içmedim, ama sigara içenlerede hiç hor gözle bakmadım, ve yanımda içilmesinden hiç rahatsız olmadım,  herkesin kendi bileceği bir şey diyor. Rahatlıyorum öyle deyince. Gerçi balkonda açık havadayız. Ama hep içmeyene gider ya o duman, ondan rahatsız oluyorum. Elimle dumanın gidiş yönünü bozuyorum. Rahatsız olmuyorum, diyor, ve konuşmasına devam ediyor. Geçen hafta bir dağ restoranında mezun olduğu dönem arkadaşları ile buluşma gerçekleşmiş. Okulun 100. Yılıymış üstelik. Hiç kimseyi tanımadım diyor, zaten bir çoğu göçüp gitmiş. O zamanlarda bana aşık biri varmış, şimdi anlatıyor diyor gülerek ve sağ eli ile saçlarını düzelterek. Can kulağı ile dinliyorum. Ve hareketlerini gözlemliyorum. 87 yaşında hayata sıkı sıkı bağlı. 

Bi ara, araya girmeyi başarıyor ve soru soruyorum. (Bizim ortak noktamız bay Anliker. Bizde çalışan emekli bir amcamızdı. Her gün öğle yemeği zamanı onu ziyaret ederdi bayan Susi) Bay Anliker nasıl diyorum. Hasta diyor. Artık kendi başına buraya gelemiyor. Gidip almam gerekiyor. O iyileşirse, ve buraya gelirse sizde gelin, diyor. Seve seve gelirim diyorum. Kaç yıllık arkadaşsınız diye soruyorum. 60 yıllık diyor. Peki sadece arkadaş mısınız, sevgilide oldunuz mu diyorum. Sevgilide olduk diyor. Bay Anliker evlenmeden önce tanışıyorduk, ama arkadaştık. Sonra ben İngiltere'ye gittim, o evlendi. Hala evli. Ben döndükten sonra görüştük, kırk yıldır hala görüşüyoruz, diyor. Benden beş yaş küçük o biliyor musunuz? Diyor yine elleriyle saçlarını okşayıp, uzaklara bakarak. Ama sanırım artık gelemeyecek diyor. Çok dürüst, çok anlayışlı, çok centilmen bir adamdır diyor. Evet, tanıdım, birlikte çalıştık, aynı sizin gibi düşünüyorum, diyorum üçüncü kadehi doldururken. Ne güzel bir gün değil mi diyor. Harika bir gün diyorum. Daha sık görüşelim diyor. Aynı fikirde olduğumu söylüyorum. Söz veriyorum, yine geleceğim, diyorum. Masaya tekrar dönmek üzere, bahçeye iniyoruz. O güzel mis kokulu üzüm salkımlarının kesiyorum tek tek. Bunlar bize doğanın bir hediyesi diyor. Kuşlar hepsini bitiremiyor, Bunlar arta kalanlar. Ziyan olmasın. Topluyorum bir sepet. Bunlar yeter, yine geleceğim diyorum. Lütfen, diyor, hatta seneye farklı yapalım, ben aramayım sizi, gelin ve alın diyor. Seneye  yaşarsam tabi diye ekliyor yine gülerek. Tekrar yukarı çıkıyoruz. Balkonda yarım kalan kadehlerimizi içiyoruz. Fotoğraf çekilelim mi diyorum. Tabiki diyor. Yayınlayabilir miyim diyorum. Bunada evet diyor. Ninem aklıma geliyor böyle zamanlarda, yada köydeki diğer kadınlar. "Aman böyle çekme, pek çikinim bugün, üstüm başım iyi değil, benim gibi gocagarıyı kim neylesin" diye karşı çıkışları. Bayan Susi'de hiç öyle bir tavır yok. Kendinden gayet emin.

Kalkarken masadaki bardakları ve diğer eşyaları mutfağa götürüyorum. Bardakları yıkayıp dolaba yerleştirirken Bay Anliker'in içtiği kahverengi puro şeklindeki sigara paketlerini görüyorum. Onun için almış belli. Acaba tekrar buraya gelip, bunları içebilecek mi diye düşünürken içimi bir burukluk kaplıyor. Bardakları yerleştirip hemen kapatıyorum dolabın kapağınıı. 

Ayrılırken, eğer bir kaç gün bir yere gitmek isterseniz kedilere ben seve seve bakarım, diyebildim sadece. Kucaklaştık.. 

29 Ekim 2017 Pazar

Kışa Merhaba Dedik..


Herkesler günlük yazıyor. Güzelde oluyor aslında. Ben aylar sonra haftalık yazarsam ne ala. Böyle yazıncada sanki milyonlar yazılarımı bekliyor. Sanırsın Nobel ödüllü yazarım..  Ya öyle demeyin, bende kendi çapımda bir şeyler yazıyordum kendimce. Sonra bir şeyler oldu yazmadım, yazamadım. Isınma çalışmalarım sürüyor. Bu yazı dahil.

Kış mevsiminin kapısını çalıyoruz biz bu gece. Saatlerimizi kış saatine ayarlayarak 1 saat öne alıyoruz. Artık Türkiye ile aramızda 2 saat fark olacak.  Türkiyede gelecek sene yeniden yaz ve kış saati uygulamasına geçecekmiş herhalde. Emin değilim. Ama doğruda olabilir. Sürekli bir şeyleri değiştirmekle geçen bir Türkiye var son 15 yıldır. Bir türlü tutturamıyorlar. İşin kolayını bulmuşlar ama, bir şey olmayınca ya kandırıldık diyorlar, ya aldatıldık. Hatta ileriye gidip özeleştiri bile yapıyorlar, son günlerde. "İhanet ettik" diyorlar mesela. Ama anlayan var mı? Sanmıyorum.  15 yıldır başardıkları tek şey insanları bölmek, uyuşturmak, ve aklı ile oynamak..

Bugün aslında bayram günüm olmalı. Çünkü Götçeğin vedası vardı. Ama ağızda uzun süre çiğnenen sakız gibi çürüdü o mesele. Bugün hiç haber izlemedim. Görmedim bile ne dedi, gitti mi gitmedi mi? Emir büyük yerden olduğuna göre gitmiş olmalı. Ama dediğim gibi o bile heyecanlandırmadı beni. Giderken biraz kırıp dökeydi kendine yakışanı yapardı. Belkide yapmıştır, bilemiyorum.

Harika bir sonbahar yaşıyoruz bu sene. Yoksa her seferinde daha farklı mı görüyorum bilemem. Geceler soğuk, gündüzler ılık ve berrak bir gökyüzü. Yürüyüşlerim devam ediyor her gün. Telefonumda adımlarımı ölçen app var. Her gün bir gün öncesinin rekorunu kırmak hedefim. Sürekli 7 binlerde olan ben, en son 10 bin adımdan sonda 11 bin küsür adımı gördüğümde evde deli gibi tepindiğim oldu "kendimle gurur duyuyorum' diyerek. Beni gören ev ahalisi deliliğime verir gibi baktı. Umrumdamıydı? Yoooo!!

Her gün ormanda başka bir şey keşfediyorum. Meğer orman içinde iki kilometrelik bir alanda spor parkuru varmış. Yani belli aralıklarla bacak, kol, ve karın ve bilumum kasları geliştirecek aletler koymuşlar. Bunlar ahşap ve demirden oluşan ve zamanla eskiyen ve deforme olan şeyler değil. Hatalı bir şey yapamazsın. Zaten levhalarla nasıl ve ne kadar yapacağını belirtmişler.  Türkiye'de İzmir ve İstanbul'da parklarda görmüştüm bazı aletler. Küflü, garç gurç aletlerin üzerinde hareket yapmaya çalışan teyzeleri. Sanki fitnes salonu gibi. Ama öyle aletlerin bakımı olmalı sürekli. Spor yapıyorum diye belini, kolunu, bacağını bile sakatlayabilirsin o aletlerde.
İşte bu yürüyüş yaptığım ormanda bu spor parkurunu gördüğümde ilk aklıma gelen bu oldu. Adamlar öyle bir şey yapmış ki, hatalı bir şey yapamazsın. Ve bir sonraki alete yürümek zorundasın. Harika bir şey bu. Yani doğa içinde bedava fitnes gibi. Bunu her hava şartlarında yapmayı planlıyorum ve bu dediğime kendimde inanmak istiyorum:)
Şimdilik iyi gidiyor. Havalar buz kestiğinde tekrar konuşuruz bu konuyu;)

Bu hafta Bern şehir merkezine gittim. Özlemişim çarşısını. İnsan yaşadığı şehri özler mi? Ben özlüyorum. Aşığım bu şehre. Sen misin fotoğraf makinanı unutan deyip bana nispet eder gibi her gün başka fotojenliğini gösteriyor. 
Aralık ayında kartpostal yapacağım fotoları tab ettirdim fotoğrafçıda. Teknoloji çok gelişmiş. Fotoların olduğu bellek, veya telefonu bağlıyorsun alete, o bütün fotoları tanıyor, ig fotolarını bile. Sonra tek tek seçiyorsun fotoları, foto formatınıda. Anında alta düşüyor fotoğraflar. Çözünürlük gayet güzel. Telefon fotolarının bile. Ama ig fotoların formatları küçülüyor. Gayet memnunum fotoğraflardan. Sadece formatları büyük seçmişim, fotoğrafları yapıştıracağım uygun kart formatı yok. Ne bok yiyecem bilmiyorum. Ya fotoları kırpacağım, yada fotoları sadece zarfa birlikte satışa sunacağım.  Başka fikirlerim olmazsa böyle olacak. 

Yine bere örmelere başladım. Akşamları bere ve şal örüyorum. Birde geçenlerde başka bir şey ararken, bir dantel örgümü yarım bıraktığımı gördüm. Ören Bayan dantel yumağı içinde yarım kalmış dantel. Tığ da yumağa saplı. Eski bi arkadaşa rastlamış gibi oldum. Biraz dantel, biraz örgü ördüm. Önce dantel ipliği çok ince geldi, sonra alıştım. Çocukken köyde öğrendiğimiz bu şeyler o zamanlar şehirli çocuklar tarafından alay konusu olup bu günün tabiriyle "kezbanca" gelsede şimdilerde hoşuma gidiyor. İyiki öğrenmişim. Terapi gibi. İlmek ilmek örerken düşünmek, düşünürken üretmek. Ortaya bir şeyin çıkması çok güzel bir duygu. 





19 Ekim 2017 Perşembe

Güle Güle Teyzem..


Hüznün en sevdiği mevsimmiş sonbahar. 
Sadece sararıp,solmuş yapraklar veda etmiyormuş dallarına, insanlarında ayrılık mevsimiymiş meğer. Yıllar önce bir arkadaşım "ölümler en çok sonbaharda olur" demişti. Bugün yine hatırladım. Boşuna hazan mevsimi denmemiş..

Bugün telefonumu evde unuttuğumu sandım. Bütün gün yanımda yoktu. Eve döndüğümde evdede aradım, bulamadım. Kaybettiğimi düşündüğüm anda küçük balkondan mesaj sesi geldi. Mesajı okuduğumda telefonu değil teyzemi kaybettiğimi öğrendim.. Her gün yürüyüş yaptığım ormanada küstüm bugün. Sonbaharada.. 

Teyze anne yarısıdır derler ya, o anne yarım değil, ablam gibiydi. Zaten aynı evde yaşamıştık yıllarca. Annemde, babamdan üç yıl sonra gurbetçi olup Almanya'ya çalışmaya giderken, çocuklarını annesine ve kardeşlerine emanet etmişti. Kalabalık bir aileydik. Anane ve dede, teyzeler, dayılar. Kardeşlerinin en küçüğüydü. Annem ise en büyüğü.  Küçük teyzemdi o. Bazen teyze demez, adıyla "Gülten" derdim. 
Ben 1. Sınıfa giderken teyzem 3. yada 4. sınıfa gidiyordu. Yani yaş aralığımız çok dar. Abla-kardeş gibide çok didişirdik. Beni ve abimi çok kızdırırdı. Ama çok eğlenceliydi. Taklit yeteneği güçlüydü, onun olduğu ortamlar gülme garantiliydi.
Acıdan ve mızmız insanlardan uzak dururdu. Dobra tabir edilir ya, tam anlamıyla dobra bir insandı. İnsanların yüzüne yüzüne söylerdi kafasından geçenleri. Bazen kırıcıda olabilirdi, herkes onu öyle kabullenmişti. O Gülten teyzemdi, ve ne yapsa yeriydi. Normal bir insan gibi davransa anormal olurdu. 

Ben annemin cenazesi dahil hayatımda hiç cenazeye katılmadım. Yakınlarımın ölümleri hep uzaklarda oldu. Böyle durumlarda ne yapacağımı bilemem. Burada ise ölenlerin ardından feryat figan ağlanmıyor. Ölümü kabulleniyorlar. Sessizce ağlıyorlar. Ölenin ardından toplanıp herkes güzel anılarını paylaşıyor.. muş.. görmedim ama İsviçreli arkadaşlarımın söylediği bu.. 
Elbette insanların öncelikleri farklı olduğu gibi acılarını yaşama biçimleride farklı. Sanırım bende buradaki gibi acıyı yaşamayı seviyorum. Yani ölenin ardından yaşadığımız güzel günleri anarak. 

Çok güldürürdü bizi. Onu acıyla anmak ona haksızlık gibi geliyor. Ne çok anımız var.  Mesela bir örnek; 
Bir gün Gölcük'te onun balkonunda oturuyoruz. Eniştem, yani kocasıda var. Çekirdek çitleyip, bira içiyoruz. Laflıyoruz ordan burdan. Teyzeminde tanıdığı ve sevdiği, yakınım olan bir kadını soruyor, nasıl iyi mi, diye. Bende, hayır iyi değil bu ara, eşi ile arası açık diyorum. Kaşının birini yukarı kaldırıp, "Niye gıııız?" diyor.  Bilmiyorum, kadın biraz romantik, eşinden ilgi bekliyor, elini tutsun istiyor, el ele yürümek istiyor, falan diyorum. Bana şöyle kaşını devirerek baktı, dudağındaki çekirdek kabuğunu püskürttü, kocasına baktı ve dedi ki; "Yaşar elini versene"  eniştem elini verdi, "aha tuttum elini ne var elinde, sıçtum eline" deyip itti eniştemin elini.. Hepimiz gülmekten savrulduk. Gülten teyzem işte. Böyle bir insandı. Hiç bir şeyi ciddiye almazdı. Hayatı bile. Ama hayat onu ciddiye almış olmalı. 

Bu sabah saat 6 da uyanmışlar. Kocasına, "Yaşar, kıymalı börek getirde kahvaltı edelim" demiş. Kahvaltıyı etmişler, ortalığı toplamış, yemek yapmış, ben yorgunum, biraz uyuyayım demiş. Bi daha uyanmamış.. Ölümü bile ciddiye almamış diyesim geliyor. 

Güle güle teyzem.. Anneme selam söyle.