Sayfalar

5 Kasım 2017 Pazar

Bayan Susi Ve Üzümleri..

Masamın üzerinde bir not. Bayan Susi aradı, geri aramanızı istedi. Tel no bu. Aradım. Çıkmadı. Bir zaman sonra yine aradım, yine çıkmadı. Ertesi gün unuttum. Yine beni aramış. Yine ben yoktum. Sonra ben onu aradım. Bu böyle günlerce sürdü. Ulaşamadık birbirimize. Sonra her saat başı aradım. Telefon açıldı. Nihayet aradınız, dedi. Hep aradım ama bi türlü yakalayamadık birbirimizi, nasılsınız dedim. Üzümler, dedi. Zamanı geçmek üzere. Siz çok seviyorsunuz, gelin ve toplayın dedi. Ben evde olmasamda, bahçedeki masanın üzerine hem sepet, hem makas bırakırım, dedi. Her yıl bu zamanlarda olur çocukluğumda yediğim o morumsu kokulu üzümler. Ve her yıl bu zamanlar arar beni Bayan Susi. Şimdi gelebilir miyim, evde olacak mısınız, diye sordum. Evet, bugün evdeyim, dedi. Geçen yıldan kalma bir iki sepeti aldım, atladım arabaya ona gittim. Ve her zamanki gibi onun sokağına girişi kaçırdım. Sanki her şey, her yıl bu zamanlarda aynı oluyordu. Çok güzel nezih bir semtte, bahçeli bir evde oturuyor. Sonbaharın oradada çok güzel göründüğünü hatırlıyorum, o sokağa girdiğimde. Güneş sızıyor renkli ağaç dalları arasından. Zile basmak için kapıya yöneldiğimde kapının aralık olduğunu görüyorum. Ben yinede zile basıp, yüksek sesle bayan Susi, bayan Susi diye seslenerek içeri giriyorum. Nerdesiniz siz,üzümler çürümek üzere? Diyerek karşılıyor beni. İşte burdayım, diyorum. Şarap içermişsiniz diye soruyor. Alırım bir kadeh diyorum. Balkonda mı oturalım, diyor. Evet güzel olur diyorum. İlk kez balkonda oturacağını söylüyor. Ona yardım ediyorum, masa ve sandalyeleri düzeltirken. Sonra antika bir dolaptan eski şarap kadehi çıkarıyor, bu kadehler artık yok, benim çocukluğumdan bunlar, o yüzden değerli diyor. Dikkatle iki kadeh alıp, mutfaktan şarabı alıp balkona oturuyoruz. Güneş yazdan kalma gibi, üzerimizdeki ceketleri çıkarıyoruz. Kurabiye yapmıştım onlardanda getireyim diyor. İlk kez kurabiye ile şarap içiyorum. İki kedisi ile birlikte yaşıyor. Bir kedisi geliyor yanımıza. Bu gelir diyor, öbürü gelmez. Öbürü başına buyruk biraz diye gururla anlatıyor. Sokakta buldum onu diyor. Hasta olmamam lazım, onlara bakacak kimsem yok diyor. Onlar için yıllarca tatil yapmadım diyor. Belkide bu anlayış onu hayatta tutuyor diye, ben bakarım diyemiyorum. Dinliyorum sadece onu. Konuşmayı özlemiş. Sadece o konuşuyor. Ben dinliyorum. Anlattıklarından sonra bir şey sormaya yelteniyorum, yine anlatıyor iştahlı iştahlı, susup dinliyorum yine. Ama güzel konuşuyor. Birikimi çok. 87 yaşında. Hep yalnız yaşamış. Hiç evlenmemiş. Parlementoda yazı işlerinde çalışmış. Dünya politikası ile hala ilgili. Bir ara Erdoğan'ı sordu, onu geçelim dedim. Dünyanın liderlik anlayışı değişti, diyor. Bir delide Amerika'da var diyor. Merkelin politikalarınıda sevmediğini söylüyor. 

Üzülmeri toplayalım mı? Diyor birden bire. Toplarız daha diyorum, ikinci kadehi dolduruyorum. Sigara yakıyorum. İyiki sigara içiyorsunuz, ben hiç içmedim, ama sigara içenlerede hiç hor gözle bakmadım, ve yanımda içilmesinden hiç rahatsız olmadım,  herkesin kendi bileceği bir şey diyor. Rahatlıyorum öyle deyince. Gerçi balkonda açık havadayız. Ama hep içmeyene gider ya o duman, ondan rahatsız oluyorum. Elimle dumanın gidiş yönünü bozuyorum. Rahatsız olmuyorum, diyor, ve konuşmasına devam ediyor. Geçen hafta bir dağ restoranında mezun olduğu dönem arkadaşları ile buluşma gerçekleşmiş. Okulun 100. Yılıymış üstelik. Hiç kimseyi tanımadım diyor, zaten bir çoğu göçüp gitmiş. O zamanlarda bana aşık biri varmış, şimdi anlatıyor diyor gülerek ve sağ eli ile saçlarını düzelterek. Can kulağı ile dinliyorum. Ve hareketlerini gözlemliyorum. 87 yaşında hayata sıkı sıkı bağlı. 

Bi ara, araya girmeyi başarıyor ve soru soruyorum. (Bizim ortak noktamız bay Anliker. Bizde çalışan emekli bir amcamızdı. Her gün öğle yemeği zamanı onu ziyaret ederdi bayan Susi) Bay Anliker nasıl diyorum. Hasta diyor. Artık kendi başına buraya gelemiyor. Gidip almam gerekiyor. O iyileşirse, ve buraya gelirse sizde gelin, diyor. Seve seve gelirim diyorum. Kaç yıllık arkadaşsınız diye soruyorum. 60 yıllık diyor. Peki sadece arkadaş mısınız, sevgilide oldunuz mu diyorum. Sevgilide olduk diyor. Bay Anliker evlenmeden önce tanışıyorduk, ama arkadaştık. Sonra ben İngiltere'ye gittim, o evlendi. Hala evli. Ben döndükten sonra görüştük, kırk yıldır hala görüşüyoruz, diyor. Benden beş yaş küçük o biliyor musunuz? Diyor yine elleriyle saçlarını okşayıp, uzaklara bakarak. Ama sanırım artık gelemeyecek diyor. Çok dürüst, çok anlayışlı, çok centilmen bir adamdır diyor. Evet, tanıdım, birlikte çalıştık, aynı sizin gibi düşünüyorum, diyorum üçüncü kadehi doldururken. Ne güzel bir gün değil mi diyor. Harika bir gün diyorum. Daha sık görüşelim diyor. Aynı fikirde olduğumu söylüyorum. Söz veriyorum, yine geleceğim, diyorum. Masaya tekrar dönmek üzere, bahçeye iniyoruz. O güzel mis kokulu üzüm salkımlarının kesiyorum tek tek. Bunlar bize doğanın bir hediyesi diyor. Kuşlar hepsini bitiremiyor, Bunlar arta kalanlar. Ziyan olmasın. Topluyorum bir sepet. Bunlar yeter, yine geleceğim diyorum. Lütfen, diyor, hatta seneye farklı yapalım, ben aramayım sizi, gelin ve alın diyor. Seneye  yaşarsam tabi diye ekliyor yine gülerek. Tekrar yukarı çıkıyoruz. Balkonda yarım kalan kadehlerimizi içiyoruz. Fotoğraf çekilelim mi diyorum. Tabiki diyor. Yayınlayabilir miyim diyorum. Bunada evet diyor. Ninem aklıma geliyor böyle zamanlarda, yada köydeki diğer kadınlar. "Aman böyle çekme, pek çikinim bugün, üstüm başım iyi değil, benim gibi gocagarıyı kim neylesin" diye karşı çıkışları. Bayan Susi'de hiç öyle bir tavır yok. Kendinden gayet emin.

Kalkarken masadaki bardakları ve diğer eşyaları mutfağa götürüyorum. Bardakları yıkayıp dolaba yerleştirirken Bay Anliker'in içtiği kahverengi puro şeklindeki sigara paketlerini görüyorum. Onun için almış belli. Acaba tekrar buraya gelip, bunları içebilecek mi diye düşünürken içimi bir burukluk kaplıyor. Bardakları yerleştirip hemen kapatıyorum dolabın kapağınıı. 

Ayrılırken, eğer bir kaç gün bir yere gitmek isterseniz kedilere ben seve seve bakarım, diyebildim sadece. Kucaklaştık.. 

29 Ekim 2017 Pazar

Kışa Merhaba Dedik..


Herkesler günlük yazıyor. Güzelde oluyor aslında. Ben aylar sonra haftalık yazarsam ne ala. Böyle yazıncada sanki milyonlar yazılarımı bekliyor. Sanırsın Nobel ödüllü yazarım..  Ya öyle demeyin, bende kendi çapımda bir şeyler yazıyordum kendimce. Sonra bir şeyler oldu yazmadım, yazamadım. Isınma çalışmalarım sürüyor. Bu yazı dahil.

Kış mevsiminin kapısını çalıyoruz biz bu gece. Saatlerimizi kış saatine ayarlayarak 1 saat öne alıyoruz. Artık Türkiye ile aramızda 2 saat fark olacak.  Türkiyede gelecek sene yeniden yaz ve kış saati uygulamasına geçecekmiş herhalde. Emin değilim. Ama doğruda olabilir. Sürekli bir şeyleri değiştirmekle geçen bir Türkiye var son 15 yıldır. Bir türlü tutturamıyorlar. İşin kolayını bulmuşlar ama, bir şey olmayınca ya kandırıldık diyorlar, ya aldatıldık. Hatta ileriye gidip özeleştiri bile yapıyorlar, son günlerde. "İhanet ettik" diyorlar mesela. Ama anlayan var mı? Sanmıyorum.  15 yıldır başardıkları tek şey insanları bölmek, uyuşturmak, ve aklı ile oynamak..

Bugün aslında bayram günüm olmalı. Çünkü Götçeğin vedası vardı. Ama ağızda uzun süre çiğnenen sakız gibi çürüdü o mesele. Bugün hiç haber izlemedim. Görmedim bile ne dedi, gitti mi gitmedi mi? Emir büyük yerden olduğuna göre gitmiş olmalı. Ama dediğim gibi o bile heyecanlandırmadı beni. Giderken biraz kırıp dökeydi kendine yakışanı yapardı. Belkide yapmıştır, bilemiyorum.

Harika bir sonbahar yaşıyoruz bu sene. Yoksa her seferinde daha farklı mı görüyorum bilemem. Geceler soğuk, gündüzler ılık ve berrak bir gökyüzü. Yürüyüşlerim devam ediyor her gün. Telefonumda adımlarımı ölçen app var. Her gün bir gün öncesinin rekorunu kırmak hedefim. Sürekli 7 binlerde olan ben, en son 10 bin adımdan sonda 11 bin küsür adımı gördüğümde evde deli gibi tepindiğim oldu "kendimle gurur duyuyorum' diyerek. Beni gören ev ahalisi deliliğime verir gibi baktı. Umrumdamıydı? Yoooo!!

Her gün ormanda başka bir şey keşfediyorum. Meğer orman içinde iki kilometrelik bir alanda spor parkuru varmış. Yani belli aralıklarla bacak, kol, ve karın ve bilumum kasları geliştirecek aletler koymuşlar. Bunlar ahşap ve demirden oluşan ve zamanla eskiyen ve deforme olan şeyler değil. Hatalı bir şey yapamazsın. Zaten levhalarla nasıl ve ne kadar yapacağını belirtmişler.  Türkiye'de İzmir ve İstanbul'da parklarda görmüştüm bazı aletler. Küflü, garç gurç aletlerin üzerinde hareket yapmaya çalışan teyzeleri. Sanki fitnes salonu gibi. Ama öyle aletlerin bakımı olmalı sürekli. Spor yapıyorum diye belini, kolunu, bacağını bile sakatlayabilirsin o aletlerde.
İşte bu yürüyüş yaptığım ormanda bu spor parkurunu gördüğümde ilk aklıma gelen bu oldu. Adamlar öyle bir şey yapmış ki, hatalı bir şey yapamazsın. Ve bir sonraki alete yürümek zorundasın. Harika bir şey bu. Yani doğa içinde bedava fitnes gibi. Bunu her hava şartlarında yapmayı planlıyorum ve bu dediğime kendimde inanmak istiyorum:)
Şimdilik iyi gidiyor. Havalar buz kestiğinde tekrar konuşuruz bu konuyu;)

Bu hafta Bern şehir merkezine gittim. Özlemişim çarşısını. İnsan yaşadığı şehri özler mi? Ben özlüyorum. Aşığım bu şehre. Sen misin fotoğraf makinanı unutan deyip bana nispet eder gibi her gün başka fotojenliğini gösteriyor. 
Aralık ayında kartpostal yapacağım fotoları tab ettirdim fotoğrafçıda. Teknoloji çok gelişmiş. Fotoların olduğu bellek, veya telefonu bağlıyorsun alete, o bütün fotoları tanıyor, ig fotolarını bile. Sonra tek tek seçiyorsun fotoları, foto formatınıda. Anında alta düşüyor fotoğraflar. Çözünürlük gayet güzel. Telefon fotolarının bile. Ama ig fotoların formatları küçülüyor. Gayet memnunum fotoğraflardan. Sadece formatları büyük seçmişim, fotoğrafları yapıştıracağım uygun kart formatı yok. Ne bok yiyecem bilmiyorum. Ya fotoları kırpacağım, yada fotoları sadece zarfa birlikte satışa sunacağım.  Başka fikirlerim olmazsa böyle olacak. 

Yine bere örmelere başladım. Akşamları bere ve şal örüyorum. Birde geçenlerde başka bir şey ararken, bir dantel örgümü yarım bıraktığımı gördüm. Ören Bayan dantel yumağı içinde yarım kalmış dantel. Tığ da yumağa saplı. Eski bi arkadaşa rastlamış gibi oldum. Biraz dantel, biraz örgü ördüm. Önce dantel ipliği çok ince geldi, sonra alıştım. Çocukken köyde öğrendiğimiz bu şeyler o zamanlar şehirli çocuklar tarafından alay konusu olup bu günün tabiriyle "kezbanca" gelsede şimdilerde hoşuma gidiyor. İyiki öğrenmişim. Terapi gibi. İlmek ilmek örerken düşünmek, düşünürken üretmek. Ortaya bir şeyin çıkması çok güzel bir duygu. 





19 Ekim 2017 Perşembe

Güle Güle Teyzem..


Hüznün en sevdiği mevsimmiş sonbahar. 
Sadece sararıp,solmuş yapraklar veda etmiyormuş dallarına, insanlarında ayrılık mevsimiymiş meğer. Yıllar önce bir arkadaşım "ölümler en çok sonbaharda olur" demişti. Bugün yine hatırladım. Boşuna hazan mevsimi denmemiş..

Bugün telefonumu evde unuttuğumu sandım. Bütün gün yanımda yoktu. Eve döndüğümde evdede aradım, bulamadım. Kaybettiğimi düşündüğüm anda küçük balkondan mesaj sesi geldi. Mesajı okuduğumda telefonu değil teyzemi kaybettiğimi öğrendim.. Her gün yürüyüş yaptığım ormanada küstüm bugün. Sonbaharada.. 

Teyze anne yarısıdır derler ya, o anne yarım değil, ablam gibiydi. Zaten aynı evde yaşamıştık yıllarca. Annemde, babamdan üç yıl sonra gurbetçi olup Almanya'ya çalışmaya giderken, çocuklarını annesine ve kardeşlerine emanet etmişti. Kalabalık bir aileydik. Anane ve dede, teyzeler, dayılar. Kardeşlerinin en küçüğüydü. Annem ise en büyüğü.  Küçük teyzemdi o. Bazen teyze demez, adıyla "Gülten" derdim. 
Ben 1. Sınıfa giderken teyzem 3. yada 4. sınıfa gidiyordu. Yani yaş aralığımız çok dar. Abla-kardeş gibide çok didişirdik. Beni ve abimi çok kızdırırdı. Ama çok eğlenceliydi. Taklit yeteneği güçlüydü, onun olduğu ortamlar gülme garantiliydi.
Acıdan ve mızmız insanlardan uzak dururdu. Dobra tabir edilir ya, tam anlamıyla dobra bir insandı. İnsanların yüzüne yüzüne söylerdi kafasından geçenleri. Bazen kırıcıda olabilirdi, herkes onu öyle kabullenmişti. O Gülten teyzemdi, ve ne yapsa yeriydi. Normal bir insan gibi davransa anormal olurdu. 

Ben annemin cenazesi dahil hayatımda hiç cenazeye katılmadım. Yakınlarımın ölümleri hep uzaklarda oldu. Böyle durumlarda ne yapacağımı bilemem. Burada ise ölenlerin ardından feryat figan ağlanmıyor. Ölümü kabulleniyorlar. Sessizce ağlıyorlar. Ölenin ardından toplanıp herkes güzel anılarını paylaşıyor.. muş.. görmedim ama İsviçreli arkadaşlarımın söylediği bu.. 
Elbette insanların öncelikleri farklı olduğu gibi acılarını yaşama biçimleride farklı. Sanırım bende buradaki gibi acıyı yaşamayı seviyorum. Yani ölenin ardından yaşadığımız güzel günleri anarak. 

Çok güldürürdü bizi. Onu acıyla anmak ona haksızlık gibi geliyor. Ne çok anımız var.  Mesela bir örnek; 
Bir gün Gölcük'te onun balkonunda oturuyoruz. Eniştem, yani kocasıda var. Çekirdek çitleyip, bira içiyoruz. Laflıyoruz ordan burdan. Teyzeminde tanıdığı ve sevdiği, yakınım olan bir kadını soruyor, nasıl iyi mi, diye. Bende, hayır iyi değil bu ara, eşi ile arası açık diyorum. Kaşının birini yukarı kaldırıp, "Niye gıııız?" diyor.  Bilmiyorum, kadın biraz romantik, eşinden ilgi bekliyor, elini tutsun istiyor, el ele yürümek istiyor, falan diyorum. Bana şöyle kaşını devirerek baktı, dudağındaki çekirdek kabuğunu püskürttü, kocasına baktı ve dedi ki; "Yaşar elini versene"  eniştem elini verdi, "aha tuttum elini ne var elinde, sıçtum eline" deyip itti eniştemin elini.. Hepimiz gülmekten savrulduk. Gülten teyzem işte. Böyle bir insandı. Hiç bir şeyi ciddiye almazdı. Hayatı bile. Ama hayat onu ciddiye almış olmalı. 

Bu sabah saat 6 da uyanmışlar. Kocasına, "Yaşar, kıymalı börek getirde kahvaltı edelim" demiş. Kahvaltıyı etmişler, ortalığı toplamış, yemek yapmış, ben yorgunum, biraz uyuyayım demiş. Bi daha uyanmamış.. Ölümü bile ciddiye almamış diyesim geliyor. 

Güle güle teyzem.. Anneme selam söyle. 

15 Ekim 2017 Pazar

Merhaba Dünlüğüm..

Merhaba günlüğüm. Daha doğrusu dünlüğüm. Çok dünler geçti. Ağustos'ta üç yazı yazmışım ama ruhunu kaybetmiş yazılar. Dedim bu sen değilsin, zorlama en iyisi. Uzaklaştım. Birazda kişinin ruh haliyle alakalı yazmak. 

Yazmak için istek önemli. İstek olduğunda kelimeler dans ediyor. Bir kaç kez yazmaya yeltendim baktımki, kelimeler dans salonunda değil, opera konserinde.. Frolayn Rottenmayer edasında hiiiç bulaşma der gibiydiler. Bulaşmadım bende. Şimdi bi daha deneyim diyorum, bakalım kelimelerim ne tür müzik dinliyorlar? 

Son aylarda farklı ruh hali içindeydim. Ne üzgündüm Nede mutlu.. Ne ağlıyordum nede gülüyordum. Böyle ruhsuz, duygusuz, tekdüze... Öyle ki; hani burada bahsetmiştim, kanser hastası bir arkadaşım vardı, oda iki yıl önce öğrenmişti hasta olduğunu. Ona yazmak iyi geliyordu bana. Oda aynı şeyi söylüyordu. İki satırda olsa yazıyordum. Espirili yazdığımı ve onu güldürdüğümü söylüyordu. Ne zaman yazsam mutlaka ertesi gün cevap veriyordu. Git gide kısaldı yazıları. Yorgunum uzun yazamıyorum arkadaşım, diyordu. Sanki ona yazarsam, bana yazmak zorunda kalacak diye bazen yazmıyordum bende. Ya yazarsam ve cevap gelmezse diye korkuyordum birde. "Merhaba benim vefalı arkadaşım" diye başlardı yazısına. "Yaşamımın en iyi arkadaşı diye" bitirmişti. En son ona yine yazdım, ve korktuğum başıma geldi. Bir gece kızkardeşim onun bu dünyadan göç ettiğini yazdığında üzüldüm, ama ben hala şarap ve sigara içiyordum. Şimdi acı çekmiyordur diye düşünmek istedim.
Böyle bir ruh hali içindeydim aylardır. Herşeye nötr. 

Perşembe kadınlarından Antonella, neredeyse bir yıldır planladığı bir organizasyonu vardı Eylül ayının başlarında. Eşi ile kendisi , tüm yaşamları boyunca hayatlarına dokunan ve hala dokunmaya devam eden arkadaşlarına bir davet düzenlediler. Bu birazda uluslararası oldu. Almanya, Avusturya ve Türkiye'den misafirlerini davet etti. Aare nehrinin kenarında çok donanımlı bir restoranı kapatmışlardı. 60 kişiydik. Türkiye'den gelen konuklar aynı zamanda benim arkadaşlarım, Ayça ve Cansu. Cuma gelip, Cumartesi davete katılıp, Pazar dönecekler. Güya bende o Pazar onlarla Türkiye'ye uçacağım. Güya bunu havaalanında öğrenecekler. Böyle bir sürpriz yapacağım. Sürpriz kiiim, ben kim? Cuma geldiklerinde yumurtladım. Daha doğrusu açık verdim. Yani demem o ki, bilseler nolur, bilmeseler nolur modundaydım.. Ruh halimden ötürü. 

Neyse uzatmayım, havaalanında ayaklarım geri geri gidiyordu. Hiç tatil modunda değildim. Üç kızız işte. Daha önce hiç birlikte uçmamışız. Daha ne dimi? Yoook. Bavulları vermişiz, artık geri dönüşüm yok, diyorum ki, Ayça'ya şimdi bana biri gelse dese ki; çok kötü görünüyorsun, bu şekilde uçağa alamayız, siz evinize gidin dese" öyle mutlu olurum. Ayça diyor ki, canım gerçekten böyle hissediyorsan, yarın ilk uçakla geri dönebilirsin. Hatta ben göndereceğim seni diyor. 

Bir pazar günüydü. Pazartesi ilk işim kuaförde saçlarımı kısacık kestirmek oldu. Sonra kardeşimle buluşup köye gittik. Çocukluğumda tepindiğim topraklara. İyi geldi bana. Dönüşte annemin mezarına uğradık. Çam ağaçları altında çok güzel bir mezarlık, Hendek mezarlığı. İşte orada içimi bir döktüm. Zırıl zırıl.. Sonra dedim ki; şimdi bir sigara olsaydıda içseydim. Sigara içmeyen kızkardeşim, annem sigara içeni sevmezdi deyip beni tersledi.. Tamam, haklısın dedim. Bi ara yeniden pet şişeye su doldurmaya gitti, baktım arabadan çantamı getirmiş. Senin buna ihtiyacın var, der gibi..  Evet bir sigara yaktım, ve çok zevkle içtim orada. İşte tam o andan sonra kendimi çok iyi hissettim. Annem bana çok iyi geldi. Bu sefer Türkiye'den dönerken ayaklarım geri geri gidiyordu:) 

Sonbahar heryerde güzeldir eminim. Ama burada yani Bern'de sonbahar, anlatılmaz yaşanır derler ya, işte o türden. Masmavi gökyüzü, sapsarı ve turuncu bir doğa, karlı dağlar tüm çıplaklığı ile dokunacak gibi yakın duruyor. Kızıl mı kızıl bir gün batımı. Dağlar kızıla boyanıyor. Şehre ise pembeliği kalıyor. Nostaljik bir pembe vuruyor insanların yüzüne ve ortaçağdan kalan gri yapıların üzerine. İşte tam o anda fotoğraf makinamı Türkiye'de unuttuğum için kendime kızıyorum.

Kızıyorum çünkü; 9 Aralık'ta bir Pazar kurulacak burada. Sanatsal bir pazar. Adı "Koffermarkt" Türkçeye çevirdiğimde sanatsal tarafı yok oluyor gibi hissediyorum. "Bavul pazarı" bu ne ya? İşportacılar gibi:)) Böyle bir şey değil elbette. Aylar öncesinden organizasyonu yapılmış, Bern'in en seçkin binası kiralanmış, beyaz örtülü masaların üzerinde eski klasik bavullarda el emeği göz nuru ürünlerin satıldığı bir pazar. Yazılı başvuruyorsun. Kabul edilirsen, orada ebatları belli olan bir bavulda ürünlerini görücüye çıkarıyorsun. Ve her üründen bir stant olması şartı. Yani, örgü işleri bir stant, dantel, takı, kurabiye, pasta vs. başka başka birer stant. Ben fotoğraflarımdan kartpostal yapıp satmayı önerdim. Bir kaç foto istediler. Gönderdim. Ve kabul edildim. Şimdi onun heyecanı sardı beni. Fotoğraf makinam olaydı aktüel fotolar çekerdim. Şimdi arşiv fotolarımdan seçmem lazım. Neyseki yeterince var. Bilmiyorum, fotoğraflarım ilgi görür mü, görmez mi? İşin maddi yönünde değilim. 15 kişi bile alsa, benim dokunduğum bir fotoğrafa, kimbilir kimler arkasına yazıp nereye gönderecek? Bu daha çok heyecanlandırıyor beni. Maneviyat hep daha ağır basıyor bende. Ve iyiki.. 

Son olarak.. Bugün hayatımda ilk kez aşure yaptım. Çocukluğumda yediğim bu tatlıyı 30 yıl boyunca hiç yememiştim. Üç yıl önce ofiste bir arkadaş getirmişti. Ve her yıl getirir. Ben neden yapmıyorum ki dedim? Ve bugün yaptım. Çok güzel oldu. Valla bak. Sanki aşureyi ben bulmuşum.. Neredeyse Arşimet gibi "euraka" deyip, parmaklarımı şıklatasım geldi. 
Geldi gelmesinede, koca tencere aşure yaptım. Dağıtmak için yaptım hoş. Gerçi hiç Türk komşum yok. Olsun. Binadaki İsviçrelilere dağıtacaktım. İçine kattığım 17 çeşit malzemeyi Almanca yazdım. Verdiğim komşulara içindekileri sayabileyim diye. Bu avrupalılar bir acayip dostum. Herşeyi merak eder ve bilmek isterler. Aşure hakkında bilgilendim, felsefesini ve içindekileri anlatacağım. Baya baya aşure sunumu hazırladım. Tepsilere yerleştirdim. Büyük bir güvenle çaldım kapıları. O'da ne? Kapılar duvar. Açılmadı hiç bir kapı. Hani şu bir bacağı kesilmiş Martin amca var ya, o bile yoktu evde. Sahi uzun zamandır görmüyorum Martin amcayı? Yarın tekrar çalayım kapısını. Tepsideki aşurelerimle pös pös eve döndüm. Bakalım yarın tekrar deneyeceğim. Pazartesi ofise götürüp dağıtırım. Ama o kadar çok ki; ofise götürsemde bitmez. Yoksa bu bavul pazarında aşuremi satsaydım:) Avrupa'ya aşureyi tanıtan türk asıllı alman diye tarihe geçermiydim acaba😀

Aslında bi kaç konu daha var. Baya birikmiş yazacaklarım. Çok uzun olacak. Belki sonraki yazılarda yazarım.. 

20 Ağustos 2017 Pazar

Bi Ses Vereyim Dedim..

Yazamıyorum artık. Kelimelerim lal, cümlelerim kör, bloğum topal.. Bilmiyorum kaç akşamdır yazayım diye oturuyorum.. yazıyorum bir şeyler, hiç içime sinmiyor, siliyorum.. Boşveriyorum sonra.. Akamayan dere gibiyim. Eh derede dolar taşar bir gün. Sabırlıyım.. Bekliyorum. 

Sadece yazmak mı? Hayır.. Bir film bile izlemek istemiyorum.. Kitap okumak mı? Zaten kitap kurdu hiç olamadım:( Günlerdir başucumda yüzükapak yatırdığım kitabın adı bile aklımda değil.
Birazdan yatmaya gittiğimde hatırlarım herhalde.. Ama okuyacağımı sanmıyorum. Yatarken radyo tiyatrosu dinliyorum bir süredir kulaklığımla. Ertesi gün unutuyorum, ben ne dinlemiştim diye zorluyorum beynimi. Yok! Nuh diyor, peygamber demiyor.  Ne severdim çocukken, gaz lambası eşliğinde, pilli radyodan arkası yarın yada radyo tiyatrosu dinlemeyi. Sedirin önüne çöker kulağımı radyoya yapıştırırdım. Şimdide çok seviyorum da, ertesi gün hatırlamıyorum ne dinlediğimi. Sanırım beynim kendini resetliyor bu ara. Bir geçiş dönemi..

Ne yapıyorum böyle dönemlerde? Oluruna bırakıyorum. Göğe dikiyorum gözümü.. Uzun uzun bakıyorum. Trene bakar gibi değil ama. Sanki gök yüzünde ağır çekim tenis oynanıyorda ona bakar gibi. Yağmur yağıyor, rüzgar esiyor, sonra çayır-çimen kokusu yükseliyor.. Bir yerlerden güneş vuruyor, yağmur yağarken. Gökkuşağını arıyorum bu sefer, kamelyon gibi başımı her yana çevirerek. Ve işte orda Gökkuşağı 🌈.
Sanırım görmek istediğimi görüyorum ben.  Biraz geç oluyor, birazda güç oluyor ama görüyorum.

Hafta içi bir gündü. Durup dururken dağlar, göller beni çağırdı. Gittim.. Arkadaşıma sordum gelmek ister misin diye? Seninle her yere giderim dedi. Sabahın köründe buluştuk yine. İyi geliyor bana dağlar, göller. Buzul gölleri. Dizlerime kadar girebiliyorum o sopsoğuk göle. Yaşamım gibi. Hep yarım yarımdı yaşadığım her şey. Ben hep bu yarım yarım yaşadıklarımda yetinmeyi bildim. Aaaa bak bu konuda dün bir karikatür gördüm. Pek hoşuma gitti. Şimdi nerde gördüğümü unuttum iyi mi? Bu her şeyi unutma hiç iyiye alamet değil ya, du bakalım? 
Çizebildiğim kadarı ile şöyle bir şeydi. Çizimlerim berbattır baştan söyliyeyim. 

İşte o gün gezimizden sonra eve geldim, ellerimi kilitlerim, alnıma koydum, hayata teşekkür ettim. Yetmedi, üç kere, beş kere, onbeş kere, yüz kere teşekkür ettim. Doyamıyordum teşekkür etmelere. Herşeye rağmen. Artık kendi dar alanımı koruyorum mutlu olma adına. Bir çoğumuz gibi.. Yok çünkü başka çare..
Nereye baksam ölüm, taciz, baskı, şiddet. Ölümü sevdirdiler sonunda millete. Yok, ben sevmiyorum hala.  Herkes yaşamalı, yaşlı ve yorgun olduğu için kendi eceli ile göç etmeli. Ölüm öyle güzel bir şeyse eğer, kendileri veya kendilerinden biri ölüversin o zaman. "Biz bu millete efendi değil, hizmetkar olmaya geldik" diyorlar. Ben anlamadım bu işten bir şey. Bunlar hizmetli unutmuş  kar'a takılmış gibiler..

Bak işte, yine yazım döndü dolaştı siyasete girdi. O gün bile, hani şu dağlarda gezi yaparken konular dönüyor dolaşıyor o'na geliyordu. Bende hep böyle oluyor.. Bundan nasıl kurtulabilirim??
Güya Türkçe tv lere bakmıyorum. Ama Alman tv lerinde çıkıyor bu sefer karşıma. Almanya'da yapılacak seçimler için Alman vatandaşlığını almış, seçme hakkını kullanacaklara "kimseyi seçmeyin, seçimleri boykot edin" diye çağrıda bulunmuş. Bakele, sayın Erduvan ben özgür irademi kullanıp seçme hakkı mı kullanabilir miyim? Bana karışmaz mısın lütfen!
Benim derdim bana yetiyor, birde sen girme evime, hayatıma. Çok rica ediyorum.. Teşekkür ederim! 

Neyse ya, doğada, Berner Oberland gezi fotoğraflarımda gezinmek isterseniz diye... 













5 Ağustos 2017 Cumartesi

Rüyamada Girdi. Evet..

Sanki her gün, her yerden çıkmıyormuş gibi, birde onu rüyamda görmek neyin nesidir? Bende anlamadım.! Zaten ben özlediğim ve sevdiğim kişileri değil, alakasız insanları görürüm rüyamda. Rüya nasıldı, hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, Mr. Erdoğan! Böyle  başkaları ile bir ortamda sohbet var. Bire bir konuşmalarım var, ama diyaloğu hatırlamıyorum. Benim gördüğüm rüyaların anlamı olmaz genelde. Yada ben anlam yüklemem. Bazı garip ve enterasan rüyalar gördüğümde rüya tabirine bakarım netten. Arama motoruna ne yazacağımı bilemedim? Rüyada Cumhurbaşkanı desem? değil! Başbakan desem? değil! Başkan desem? Oda değil! Hepsine baktım. 

Rüyada cumhurbaşkanı görmek görülebilecek en güzel rüyalardan biridir, en güzel ve en müjdeli haberlerin alınacağına delalet eden bir rüyadır. Rüyada cumhurbaşkanı gören kişi hayatı boyunca üzüntü, dert, keder yaşamaz, yokluğa, kıtlığa, hastalığa düşmez, hayatı huzurlu ve keyifli geçer. Rüya sahibinin hayatı başarılar ve zaferlerle dolu olacak, tüm hayalleri gerçekleşecek, bir kişinin hayatta gelebileceği en üst noktaya gelecek demektir.

Bakan, Başbakan felan. Sonra Recep Tayyip yazdım valla bak! Bu isim var rüya tabirinde! 

Rüyada Recep Tayyip Erdoğanı Görmek; Rüyada Recep Tayyip Erdoğanı görmek en hayırlı rüyalardan birisidir çünkü devlet erkanından birini görmek rüya sahibine büyük nimet sunan rızkı bereket ve işlerinde yükseleceğinin habercisi olarak yorumlanır.Rüyada Recep Tayyip Erdoğanı görenin bereketi şansı ve kısmeti genişler yaptığı işlerden kazancı bollaşır ve rızkı artar.Bu rüya rüya sahibin memuriyet hayatına geçeceğinin de müjdesi olarak de verilir çünkü rüyada devlet büyüğü görmek izzeti makamda yükseliş demektir.Rüyada recep tayyip erdoğanı evine misafir etmek rüya sahibinin hanesine girecek olan rızkın artacağına delalet eder.
Yalan!!! 
Ben bu rüyayı göreli oldu baya, neredeyse bir hafta geçti. Hiç bir numara yok? İnanmaya çalıştım. Bari rüyamın yorumuna bir faydası olsun dedim. Ama yok! Hatta ve hatta hiç olmadığı kadar ters bir hayatın içindeyim. 
O yeni bir devlet kuruyormuş, rüyamda bana yeni bir hayat kur demeye mi getirdi acaba? 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Kafam Karışmış Olabilir..


Bugün. 1 Ağustos. İsviçre için çok önemli bir gün. Benim için sadece tatil olması önemli. Birde arkadaşımın Doğum günü olması. Ama İsviçreliler öyle mi? Ülkeleri ile gurur duyan bir milletir bu İsviçreliler. Gerçi kim ülkesi ile gurur duymuyor ki? Bende gurur duyuyorum ülkemle. Fark şurda yatıyor, yönetim biçimi ile gurur duyamıyorum. Burada öyle mi? Hem yönetim biçimi hem doğası ile gurur duyuyorlar büyük çoğunluğu. İnsanlar kendilerini mutlu ve güvende hissediyorlar. Ben İtalya'da doğsaydım İtalya ile, Japonya'da doğsam Japonya ile gurur duyacaktım. Hatta ve hatta bir Afrika ülkesinde veya Avusturyada bir yerde doğsaydım oraları sevecektim. Bu böyle. Çünkü nerede yetiştiysen oraların kültürü yapışıyor üzerine. Çocukluğundaki tatlar, kokular, duyulan sesler, ata/ana sözleri, yöresel müzikler, oyunlar, yemekler, vs. Bınlar bağlıyor seni yaşadığın yere. Oraya ait hissediyorsun kendini. Yani bunları nerede yaşarsan orayı seviyorsun. Başka seçenek yok zaten. Onun için doğduğun yeri, ülkeyi seçemediğin için olduğu gibi seviyorsun. Bu yüzden çok fazlada abartmamak lazım. Yani "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" gibi, "Almanya almanlarındır" , Türkiye türklerindir" gibi, sevmiyorum bu tür rasist söylemleleri. Dünyalı olabilmek.. hayvansan hayvan, insansan insan olarak. Hayvanların hayvan gibi davrandığından eminimde, insanlardan hiç emin değilim.  
Bu bir dünya, ve hepimiz misafiriz, bir gün hepimiz ölüp gideceğiz. Bu kadar basit. Hiç kimse diğerinden üstün değil. Nokta.. 

*******

Sosyal medayadan bir tiksinti geldi bana. Elimizde bir alet, o ne demiş, bu ne demiş, kim ne yapmış, enformasyon çılgını olduk. Fakat bilgi sıfır. Anlık öğreniyorsun ve unutuyorsun. Enformasyonlarda şu; şort giyen kız, tecavüzler, büstlere saldıran pis sakallı insanlar, 15 Temmuzu savunmayanlar fetöcü, adalet yürüşüne destekleyenler hem pkkli hem fetöcü, oruç tutmayan Müslüman değil, alkol içen ateist falan filan. Bu saçmalalıklar var, birde bunlara laf yetiştirenler. Ooooo sosyal medayada herkes kendini bir bok sanıyor. Şeye benziyor bu; tavşan pipisini taşa sürtmüş, dağı beceriyom sanmış ya, öyle bir şey...  uzak kalmaya çalışıyorum bu ara. Ama çağ öyle bir çağ değil. Enformasyon her yerden sızıyor. Kurtuluş yok. Sadece daha fazla irdelemiyorum. Hiç bir şeyi. Hiç bir şeyi diyorsam hakkaten hiç bir şeyi. 
Ha soyadıyla özdeşleşen Şık hareketlerde oluyor. Seviyorum böyle özgür ve özgün  hareketleri. Öğrenmem gereken çok şey var 

********

İsviçreli bir arkadaşımla yaprak sarması yaptık. Bi ara kendisi yapmış ama olmamış. Hepsi patlamış falan. Aylardır bekliyordu, bir gün beraber yapalım ve öğreneyim diye. Sanırım keyfim anca yerine geldi. Şu gün yapalım dedim. Hemen atladı. Öğrenmeye yatkın biri. Severim öyle İnsanları. İki eliyle bir s... doğrultamayan tipler var ya, beceriksiz, bok üstünden sinek kaldıramayan tipler, hiç haz etmem. İnsanın eli işe yakışmalı.  Koca leğen iç hazırladık. O kendi tenceresini, ben kendi tenceremi doldurduk. İlk bir kaç sarmadan sonra öyle güzel sardı ki; benimkiler sönük kaldı yanında. Sonra nasıl pişireceğini anlattım. Bugün görüştüğümde sordum nasıldı diye. Olağan üstüydü, koca tencere bir akşamda bitti, sürekli yapacağım dedi. 

*********

Malum yaz mevsimi. Ve herkes tatilde denizde, orda burda. Deniz tatilini seven biriyim ben. Özlerim denizi, kumu, güneşi. Ne geçen yıl, ne bu yıl olmadı henüz. Kısa kısa Venedig veya günlük dağ ve doğa gezileri tatil değil.onlar gezi. Adı üstünde Gezi. Denizin sakin sakin plaja vuruşunu, kokusunu, hissetmeliyim. Malak gibi güneşin karşısında yatmalıyım. Kış için gerekli güneşi, denizi depolamalıyım. Yoksa kışın hasta oluyorum. Bu böyle. Ama işte olmayınca olmuyor.. Olur inşallah🙏

*********
Bu ara insana, arkadaşa ihtiyaç duyduğum bir dönem. 
İnsan kendini arkadaşlarının kollarına bırakabilmesi ne güzel duygu dimi. Ama inandığın ve güvendiğin. Yıllarca çay gibi demlediğin, şarap gibi sakladığın.  Tarafsız olduğuna inandığın.. Neyse onu söyleyen. Seni pohpohlamak değil. Çünkü sırıtır o söylenenler. Soyut kelimelerle somutlaşan duygular. Farklı düşünceleri kendi düşüncelerinle harmanlamak. . Bu paragraftan bir şey anlaşılmadı biliyorum. Zaten bende anlamıyorum. O zaman bırakalım dağınık kaldın. 

******* 

Uzun zamandır kelimelerim beynimde cirit atıyor. Ama doğru cümlede buluşamıyorlar. Buluşturmak istemiyorda olabilirim. Herşey olabilir. 
Ben mi? Ben iyiyim. Sadece biraz kafam karışık. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Ses bir, ki, üç, mesicçusid..

Mevsim yaz, ama bende bir durgunluk, bir yorgunluk, bir solgunluk var gibi. Sabit bir yerde çakılı kaldım. Ne ileri gidebiliyorum ne geri. Hiç bir şey hissetmeden duruyorum öyle. Ne üzgünüm, nede mutlu. Ne gökteyim, ne yerde. Günler yanıbaşımdan geçiyor. Hani garda trenin içindesindir, paralelindeki diğer tren hareket eder, ama sen gidiyormuş gibi olursun, sonra o giden trenin sonu gelir ve sen durduğunu hissedersin ya onun gibi işte.

Böyle zamanlarda bir temizlik yapasım gelir. Evde ne kadar fazlalık varsa atarım. Öylede yaptım.  Oh bir ferahlık, bir sadelik. Ne o öyle çıngıl çakmak, her yerde bir nesne, toz yatağından başka birşey değil. Az, öz, sade..
Bu temizlik her yerde geçerli. Sosyal medyalardada. Bilgi alacağız diye ne çok kirletiyoruz beynimizi. Maşallah herkesin herkese söyleyeceği ne çok sözü var? Sessizce bi kenardan bakayım, anlayayım, işin aslı nedir diyen yok.
Biri ölür, o zaten solcuydu, o zaten laikti, o zaten dinsizdi, o zaten şöyleydi, böyleydi.  Ölmüş, ölmüş.. yani konu kapanmış. Bir sus artık! Birde bunları ciddiye alıp cevap verenler var.
Doğal afetler nerede oluyorsa ona göre yorum yapılır.  Hani biraz modern yerlerde olursa İzmir ve çevresi gibi mesela; Bodrum'da olursa "cinsel sex" yaptığı için Allah cezalandırmıştır. (Biri yazmıştı bunu gerçekten.) Konya'da falan olsa Allah'ın imtihanı olur. Bir çok ülkeler gibi Türkiyede bir deprem bölgesi olduğunun farkında değil, aklıda fikride apışarasında. Her yol oraya çıkıyor. Her ne hikmetse Ensar vakfının vb. olduğu yere Allah uğramıyor.  

Önyargısı yüksek ülke insanları. Tanımak, anlamak, dinlemek, hoşgörü! O'da ne? Oruç tutmuyorsan ateistsin, bayrak asmıyorsan Türk değilsin, Adalet yürüyüşünü destekliyorsan pkk'lisin, 15 Temmuzu tanımıyorsan fetöcüsün, şort, mini etek giymişsen yollusun, (yakında başı açıklara bile bunu diyecekler, aha buraya yazıyom) buna benzer bir sürü şey. Bir başörtüsü sorunu ile girmişlerdi bu yola. Bir kadının başına örttüğü bez ile nerelere geldik? Olayın sadece başörtüsü olmadığını bilen bizler şimdi kederler içindeyiz..

Çevremde bunlar oluyor. Daha çok şeyler oluyorda hepsini yazarsam bu posta ağır gelir. Yerinden kalkamaz. Bide hepimizin bildiği konular bunlar. İşte bu konuların ağırlığı çöktü bana günlerdir. Seyrek takılıyorum her yere. Sessizliğe gömüldüm biraz. Güzel şey sessizlik. Her kafadan bir sesin çıkması, orkestra grubu değilse eğer çok kötü ki; orkestrada bir tane çatlak ses çıkarsa ne kadar kulağa batar? Artık bir ses değil, orkestra tamamen detone.  Kulaklarımı kapatarak çıkıyorum konser salonundan.

Bugün Cumartesi. Üç haftadır ev ahalisinden ikisi,beş gün Rimini, on gün Side, altı gün Prag kıç gezdiriyor. Eeee bennn, diyorum? Sesimi kimse duymuyor.  21 yaşında genç anneyle gezmez tabi.. Eskidendi o günler. Ama çok hoşuma gidiyor kendi başlarına 
seyahat etmeleri. Demekki bunu aşılamışız. Çünkü gezmeyi ve tatili sevmeyenlerde var. Bilmeyenler demiyorum, sevmeyenler!! 

İşte böyle bir Cumartesi gecesi. Akşam bir film izledim. "Çok uzak, fazla yakın" mıydı adı? Böyle bir şeydi. Fena değildi. Sonra Türk sanat müziği gecesi yapmak istedi canım. 
YouTube artık eskisi gibi değil, bir şarkı seçiyorsun ona benzer şarkılar peşpeşe geliyor. Meğer ne çok özlemişim. Şarkılardan fal tutarsın ya bazen, ve bütün şarkılar sana yazılmış gibi olursun. Öyle oldu. TSM adeta meze gibi rakı ve şaraba. Çok eskiden severim TSM yi. Halk müziğinide çok severim ama gündüz. Gece illaki TSM. Bak ne diyor şarkı; "nasibim olsun bir yudum şarap, sunda içelim...  of offfff..  baharı görmeden yaz geldi geçti.."  sonra taksim geçidi oluyor, sende taksimden değil kendinden geçiyorsun. Oturduğun yerden kıç baş sallayarak. Herşeyden bi haber ve uzak. Sanırım böylesi güzel. Kişisel hayat ve sağlık için. Değiştiremeyeceğim hayat için bir şey yapamıyorsam, çırpınmayacağımda artık. Gelsin hayat istediği gibi. Hani benim bir kolyem var, üzerinde "goyarum amina" yazar. İşte öyle. 

25 Haziran 2017 Pazar

Matterhorn Yürüyüşü..

Baktık planlayarak olmuyor, birden bire karar verdik bizde. Perşembeydi. Arkadaşıma, "Cumartesi Zermatt'a gidelim mi?" diye öylesine sormuştum. "Gideliiiiim!" dedi. Hemen hava durumuna baktık, güneşli, parçalı bulutlu. Cumartesi sabah erkenden gitmeyi kararlaştırdık. Eve geldim. İçim kıpır kıpır. Yıllardır hep gidip görmek istediğim, İsviçre'nin en önmeli sembolünden biri olan, dünyanın en çok fotoğrafının çekildiği şu ünlü  Matterhorn, dağına hep "du bakalım" dediğim o zaman nihayet gelip çatmıştı.

Çocuklar gibi önüme gelene, ağzım kulaklarımda "biliyor musun, biz Cumartesi Matterhorn'a" gidiyoooz" diye anlatıyordum. Gerçekten mi, İsviçreliyim ama bende hala görmedim diyen çoktu. Şeye benziyordu bu, üç tarafı denizle çevrili Türkiyede yaşayıpta hiç deniz görmeyenler gibi mesela:) 

Cuma gecesi heyecandan uyuyamadım. Fotoğraf makinemin hiç bir şeyini unutmamalıyım, yoksa o Matterhorn dağından atarım kendimi aşağıya, diyorum.. Fotoğraf makinemi ve ekipmanı hazırladım. Atıştırmalıkları sırt çantama koydum, su şişelerini, sabah çıkmadan önce sırt çantama eklemek üzere buzdolabına koydum. Birde olmazsa olmaz bir şişe beyaz şarabı tabi. Giyeceklerimi ve yürüyüş için ayakkabılarımıda hazır ettim. Çünkü akşamdan biraz araştırdım, en iyi fotoğraf nerden çekilir falan diye. Oralarda uzak yerler. Neyse, belki gideriz diye hazırlıklı olmak istiyorum. 

Cumartesi sabah 7.15 te Bern garında buluşuyoruz. Yürümek için doğru ayakkabı seçimi diyor. Belki yürürüz diye şeyettim diyorum. Kafamda planladığım şeyleri arkadaşımla paylaşmayınca, o normal düz bir ayakkabı ile geliyor. Onlarlada yürünür diyorum. 

7.34 trenimiz hareket ediyor. Bir saat sonra aktarma yapacağımız Visp istasyonunda inip, Zermatt'a giden "Matterhorn Gotthard Bahn" trenine biniyoruz. Diğer trenlerden farklı. Kocaman camları var ve pencere açık. Tren giderken dışarı sarkabiliyorsun.  Glacier express trenine benziyor biraz. Zaten aynı güzergah. Glacierexpress de yanımızdan geçerken görüyorum. Turistik bir tren. 

Dağlara tırmanıyor, viyadüklerden ve köprülerden geçerek güzel bir güzergahı bir saatte tamamlıyor. 2-2.5 saatte gidiliyormuş meğer Bern'den. Yani burnumuzun dibiymiş neredeyse😀 Ben hep çok daha fazla sanıyordum. Fakat trenle gidersen kısalıyor yol. Araba yolu çok daha uzun. Zaten Zermatt'a araba ile ulaşam yok. En yakın bir yerleşim biriminde arabayı bırakıp trenle gitmek zorundasın. O yüzden araba ile gitmek mantıksız. En iyisi ve en güzeli trenle gitmek. 

Saat 9.45 gibi son durağa yani Zermatta  geldiğimizde, "tren istasyonuda çok çirkinmiş" diyor arkadaşım. Katılıyorum onun düşüncesine. Soğuk bir görüntüsü var. Dışarı atıyoruz hemen kendimizi. Gözlerim o meşhur dağı arıyor sağda solda. Yok, göremiyorum. Bir tatil yeri olduğundan her yer otel ve pansiyon. Ama göze çirkin görünmeyen ahşap ve sevimli bol sardunyalı oteller. Birde Uzak doğulu turistler. Artık Japon mu, Çinli mi, ayırt edemiyorum ben onları😀 

Önce bir kahve içmek istiyoruz. Sokaklarda ilerlerken kafam hep gökyüzünde ben hala Matterhorn dağını arıyorum. Yok, yok, yok.. Sonra arkadaşım işaret parmağıyla bir otelin çatısını göstererek "bak orda kim" var diyor. Gördüğüm şey işte o dağ. "Ayyy sen burdamıydın" diyerek selamlıyorum. Ama o fotoğraflarda gördüğüm gibi janjanlı değil. Hafif bir hayal kırıklığı oluyor tabi. Karlar bazı yerlerinde var. Bi çoğu erimiş. Ama yinede seviyorum onu. 
Kahvemizi içiyoruz, sonra bilgi alıyoruz, dağın en güzel panoramasını nereden görebiliriz, nasıl gidebiliriz falan diye. Benim internetten araştırıp gitmek istediğim yeri tarif ediyor kafeterya işletmecisi yaşlı amca. Bir fünikülere binip dik bi şekilde bir dağın içinden yukarı doğru gidiyoruz 10 dakika kadar. Arkadaşımın kulaklarında basınç oluşuyor. Ben bir şey hissetmiyorum. Fünikülerden inip, teleferiğe binip daha tepeye, Blauherd'e çıkıyoruz. Amacımız Stellisee gölüne gidip oradan Matterhorn dağını izlemek. Sarı levhalar Stellisee 15 dakika olduğunu gösteriyor. İnsanların yürüdüğü yoldan bizde ilerliyoruz. 15 dakika, 30 dakika, 60 dakika yürüyoruz görünürde göl möl yok. Habire tırmanıyoruz. E birde bunun dönüşü var diye endişeleniyorum. Hava 24 derece, parçalı bulutlu, püfür püfür esiyor. Güneş kremi aldım yanıma ama gerek görüp sürmüyorum. Saat 12 ye gelmiş, biz neredeyse iki saattir yürüyoruz. Sonunda bir sarı levha daha, Stellisee 50 dakika yazıyor. E artık bu kadar yürüdük, oraya yürüyelim diyoruz. Dere tepe düz gidiyoruz. Patikalardan geçiyoruz. Sadece İsviçreye özgü o alp çiçeklerini görüyoruz. Mesela Edelweiss. Etrafına taşlar koymuşlar kimse basmasın üzerine diye. Mesela Blau Enzian. Nasıl güzel bir mavidir o. 
Uzakdoğulu bir turist önüne bakmadan fotoğraf çekmek için pat pat yürürken, bir İsviçreli "heeey, o üzerine bastığın mavi enzian çiçeği farkındamısın?" Diye azarlıyor. Doğalarına, dağlarına sahip çıkmaları hoşuma gidiyor. 

Ve nihayet ulaşıyoruz Stellisee'ye. Fotoğraflarda kocaman görünen bu göl, küçücük. Matterhorn dağı tam karşısında duruyor. İki saate yakın oturuyoruz göl kenarında. Diğer kenarında duran koyun sürüsünün çan sesleri var. Dağın başındaki bulutlar kalkarsa daha güzel görüntü alabileceğim. Bulutlar her tarafta dağılıyor ama o dağın başından dağılmıyor. Yapacak bir şey yok. Doğa bu. Oradaki molamızda çantamızdakileri çıkarıyoruz. Şişenin dışına geçirdiğim buzlu koruma, beyaz şarabı soğuk tutmuş. Sakinliğin ve huzurun tam ortasındayız. Adalet yürüyüşçülerinin Bolu'da olduğu gün. Bolu'da olsaydım mutlaka katılırdım diyorum, arkadaşıma. Bizde yürüdük ama bugün, diyor. Doğru diyorum, ha Bolu dağlarında, ha Alplerde yürümüşüz😀 bir kayanın üzerine yeşil otlardan "Adalet" yazıyoruz. 

O kadar çok yürümüşüzki orada öyle otursam ve hiç kalkmasam diyorum. Bu yolun dönüşünü düşünüyorum. Arkadaşım aynı yolu geri gitmeyeceğiz, bu yola devam edeceğiz, diyor. Yani biz yürüyerek bir "O" harfi çizmişiz. Yola devam edersek başladığımız noktaya ulaşacağız. İşte buna seviniyorum. Hakikaten 15 dakika sonra yürüyüşe başladığımız teleferiğin olduğu istasyona geliyoruz. 
Oradaki sarı levhalara tekrar bakıyoruz, evet, stellisee 15 dakika yazıyor. Ama o kadar çok yürüyüş rotası var ki, biz dikkat etmeden, çoğunluğun arkasına takılınca koyunlar gibi saatlerce yürüyüş yapmak zorunda kalıyoruz. Gülüyoruz bu halimize. Salaklığımızada bok kondurmuyoruz ama, olsun diyoruz, yürümeseydik o güzel çiçekleri göremeyecektik, hem bedenimiz içinde bir şeyler yapmış olduk. 

Teleferikle ara durakta durup bir dağ restoranında bir şeyler yiyip içiyoruz. Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya gittiğimde aynada duran ıstakoz gibi haşlanmış, kızarmış kollarımı görüyorum. Güya güneş kremi almıştım yanıma. Sürmeyince bir işe yaramıyormuş😀 Daha doğrusu gerek görmemiştim. Öyle sıcak değildi. Püfür püfür esiyordu. Dağlardaki kar'ın yansımasıyla çifte kavrulmuş olduk. 

Yapmayı çok istediğim bir şeyi gerçekleştirmenin mutluluğuyla, akşam 7.00 de yine Bern'de oluyoruz. 12 saat içinde sanki dünyayı dolaşmış gibi hissediyorum kendimi.  

Şimdide fotoğraflarda gezelim, görelim. 

Ortada görünen iki beyaz cicek, Isvicre simgelerinden "Edelweiss"
Blau Enzian, yine Isvicre Alplerinde yetisen bir cicek..
Stellisee Koyunlari
Basi dumanli Matterhorn
Adalet yazdik daglara taslara..

Bildunterschrift hinzufügen


Bildunterschrift hinzufügen
Yanda görülen kirmizi beyaz boyali tas, sari levhalarin olmadigi yerde yol gösterici

16 Haziran 2017 Cuma

Adalet Yürüyüşü..

Daha önce, bu muhalefet ne yapıyor ki? Daha ne olmasını bekliyor ki? Dökülse ya meydanlara, yollara diye eleştirenler, yine aynı kişiler şimdide bu Adalet yürüyüşünü eleştiriyorlar. 

Şimdiye kadar aklı neredeymiş.. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına neden evet oyu vermişler.. Bir çok gazeteci içerdeymiş.. Bir çok milletvekili ve parti başkanları içerdeymiş. Kendilerinden biri hapse atılınca mı aklı başına gelmiş. Haksız referandum sonucu sonrası neden başlatmamış.. gibi gibi., 

Hemde soldan gelen eleştiriler bunlar. Anlamak mümkün değil! Tamam eleştiri olur, ama her şey mi eleştirilir be arkadaş? Önce yapmıyor diye eleştir, sonra yapıyor diye eleştir.. Destek olamıyorsan, köstek olma bari..  

Evet, benimde oldu Kılıçdaroğlu'nu eleştirdiğim yönleri. Ama iyi bir şey yapıncada bunu iyi yaptı diyebiliyorum. 
Evet, referandum sonucunda olsaydı şık olurdu. Ama olmamış işte. Geçmişi hep öne sürersek yol alamayız. Şimdi olmuş. Belki şimdi tam zamanıydı ona göre. Ateş bile birden yanmaz. Bir kıvılcım gerekir. İşte o kıvılcım belki şimdi oluşmuştur. 

Skypyen konuşur gibi dökülün sokağada demedi mesela. Çıktı "Ben yürüyorum" dedi. Adalet için yürüyeceğim, dedi. 15 Haziranda saat 11 de Güvenparkta olacağım, Ankara'dan İstanbul'a yürüyeceğim, dedi. İsteyen katılabilir dedi. Bu tarihi yürüyüşe bende katılmak isterdim gerçekten. Gezi direnişine benzetiyorum biraz. Haklı ve onurlu bir yürüyüş. Umarım zararsız ve verimli bir şekilde sonuçlanır. 

Bugün iş yerinde yine TRT radyo açık. Saat 14 haberleri veriliyor. Bekliyorum bu yürüyüş haberini. İşte dışişleri bakanı Katar'da görüşmeler yapmış, Binali  Yunanistan'da temaslarda bulunmuş, ABD başkanı Trump yolsuzlukla suçlanmış, Putin bilmem ne yapmış, Londra yangını, Endonezya'da bir savaş uçağı radarda kaybolmuş, İsviçreli tenisçi Federer elenmiş, ve haberler bitti.. Kılıçdaroğlu'nun Ankara'dan İstanbul'a başlattığı Adalet yürüyüşünden hiç bahsetmedi. Şaşırdım mı? Evet hala şaşırıyorum ben bazı şeylere.. Bunun haber değeri yok mu gerçekten? Yok sayıyorlar yani.. Devletin yayın organı tabi. Birde Bahçeli dışında bir yorum ve eleştiri yapan olmadı şimdiye kadar hükümet veya Saray tarafından. Şoktalar mı acaba? Ciddiye almıyorlamış gibi yapıyorlar bence. Bahçeli zaten hükümet sözcüsü gibi şey artık. Bir çok şey söylemişte birde şöyle bir atasözü kullanmış bu yürüyüş için "Akılsız başın derdini ayaklar çeker" Twitter'dan. Bahçeli işte.. Naparsın? Sinirlenemiyorum bile. Gülesim geliyor. 

Adalet ve kalkınma partisi koymuşlar adına. Hey yavrum hey!! Ne söyledililerse tersini yaptılar. İsimleride cisimleri gibiymiş. Adalet ve kalkınma partisi hükümetinin uygulamalarına karşı, "Adalet" için yürüyen bir muhalefet parti liderinin Ankara'dan İstanbul'a yürüyüşü! Böyle şeyler artık romanlarda, filmlerde olmuyor, günümüz Türkiye'sinde oluyor. Eğlenceli ülke vesselam!! 

Yani demem o ki? Hem hükümete karşı olup, hemde muhalefeti geç kalınmış bir eylem diye eleştiremezsin. Bi yerden başlamak ve ucundan tutmak lazım. Ben, sen, demeden. Biz diyerek. 

Bak şimdi aklıma geldi, belki bu 28 gün içinde Türkiyede olabilirsem, Bolu'dan katılabilirim bu yürüyüşe. Evet ya.. 

Yolunuz açık olsun Adalet yürüyüşçüleri..


4 Haziran 2017 Pazar

Kolyemin zinciri kopmus..

İçimde havalar gibi sıkkın. Bun bir hava. Sonra şimşekler çakıyor ama gök gürlemiyor, gürleyemiyor.. Aslında çaksa şimşek, gürlese gök, ardından bir yağmur, durulur ortalık. Öyle olmuyor ne gökte, ne içimde. 
Böyle durumlarda bir kolyem vardı benim, elime alır, okurdum üstünde yazılanı, iyi gelirdi. Onu aradım. Zinciri kopmuş. İlk Tr tatilinde onu tamir ettirmeliyim. Sevdiğim ve hikayesi olan bir kolye benim için. Hatta o kolyeme bir post bile yazmıştım çok eskilerde. Sevdiğim yazılarımdan biriydi.. 

Şöyle; Fıkra gibi bir hikaye.. Üstelik yaşanmış.. Annemin kuzeni.. Ayhan abi.. Karikatür gibi adamdır.. Tipik bir karadeniz erkeği.. Kızılımsı kıvırcık saçları vardi benim çocuklugumda... Şimdi tepe açılmış.. Göbekli.. Görkemli bir laz burnu.. Ben buradayim diyo adeta.. Bunsuzmu bunsuz.. Çalışmak mı? O'da ne? Lügatında yok. 

Neyse,  bu Ayhan abi, ailesinin zoru ile bir işe giriyor ama ertesi gün sudan sebeplerle "goyarum a...." deyip bırakıyor işi.. Bir değil, üç değil, beş değil, defalarca oluyor bu. Hiç bir yerde dikiş tutturamıyor.. Fakat bu umrunda bile değil.. Adam bildiğiniz tembellik abidesi Oblomovun çakması..

İşte bu "goyarum a...." sözü, bizim ailede özlü sözler içinde yerini alıyor..  Nietzsche gibi, Freud gibi, Oskar Wilde, vs gibi;)) ne zaman olumsuz bir şey olsa, "amaaaan, goyarum a...." der, olayı basite alır, güler geçeriz.. 

Bir ara yine kızkardeşimle İstanbul'da tatildeyiz.. Kendime bir kolye almak istiyorum.. Ama üzerine yazı yazılabilecek bir kolye olsun istiyorum. O zamanlar birde "in" di bu kolyeler. O ara yine bazı terslikler olmuş. Kolyenin üzerine ne yazdırsak diye hiç düşünmüyoruz.. Aklımıza gelen ilk şey Ayhan abinin o sözü oluyor.. O günün mana ve ehemmiyeti ile bire bir örtüşen o yazıyı yazdırıyoruz kolyeye.. 

Tabi böyle bir kolyeye sahip olmak o kadar kolay değil.. Maddi anlamda söylemiyorum. O yazıyı yazdırmak hiç kolay değil. Kuyumcu nasıl bir anlayışta? Bi kere, tanınmamış bir kuyumcu olacak. Espiriye açık olacak.. Anlayışlı biri olacak. Kafa dengi olan kardeşimin eşini  görevlendiriyoruz bu iş için. Şansımıza kuyumcu ile bizim enişte hemşehirli çıkıyorlar.. Lazlari ve espirilirini anlayan bir Karadenizli yani. Kuyumcunun bile hoşuna gidiyor bu yazı. Belkide o günden sonra bu yazıyla satış patlamasi bile yapmiş olabilir:)) tabi Ayhan abinin bundan haberi bile yoktur..:)) adam telif hakkından belkide zengin olurdu:))Bu Ayhan abi filozof gibi adammış dedik, kardeşimle.. Sözleri kolyelere yazılıyor artık:)) 

Bir kaç yıl önce Mehmet Cengiz diye biri bu "milletin a.... koyacağız" dediysede, benim nazarımda Ayhan abi kadar adam olamadı.  

Ayhan abi mi?? Onu en son 7-8 yıl önce görmüştüm.. Adam emekli olacağı yaşta çalışmaya başlamıştı.. Bulunduğu yere universite açılmış... İşte orada bir işte calışıyormuş.. Görenler anlatmıştı.. O üniversitenin müdürü yada rektörü gibi bir şeymiş:)) yada o kendini öyle sanıyor.. 

Hani bazi anlar olur... Mutsuz olursunuz.. Keyifsiz olursunuz.. Olanca dert sizin üzerinizdeymiş gibi gelir.. Bir çıkış bulamazsınız.. Veya hayatı tiye mi almak istiyorsunuz? İşte öyle anlarda bu kolye birebir. Şöyle baş parmakla, işaret parmağının arasına alıyorsunuz akasını çevirip "amaaaan"diye başlayıp koylenin arkasındaki o iki kelimeyi okuyorsunuz. . Sonrası mı..? İçte bir rahatlık, bir huzur, bir mutluluk, bir banane durumları..