Sayfalar

20 Ağustos 2017 Pazar

Bi Ses Vereyim Dedim..

Yazamıyorum artık. Kelimelerim lal, cümlelerim kör, bloğum topal.. Bilmiyorum kaç akşamdır yazayım diye oturuyorum.. yazıyorum bir şeyler, hiç içime sinmiyor, siliyorum.. Boşveriyorum sonra.. Akamayan dere gibiyim. Eh derede dolar taşar bir gün. Sabırlıyım.. Bekliyorum. 

Sadece yazmak mı? Hayır.. Bir film bile izlemek istemiyorum.. Kitap okumak mı? Zaten kitap kurdu hiç olamadım:( Günlerdir başucumda yüzükapak yatırdığım kitabın adı bile aklımda değil.
Birazdan yatmaya gittiğimde hatırlarım herhalde.. Ama okuyacağımı sanmıyorum. Yatarken radyo tiyatrosu dinliyorum bir süredir kulaklığımla. Ertesi gün unutuyorum, ben ne dinlemiştim diye zorluyorum beynimi. Yok! Nuh diyor, peygamber demiyor.  Ne severdim çocukken, gaz lambası eşliğinde, pilli radyodan arkası yarın yada radyo tiyatrosu dinlemeyi. Sedirin önüne çöker kulağımı radyoya yapıştırırdım. Şimdide çok seviyorum da, ertesi gün hatırlamıyorum ne dinlediğimi. Sanırım beynim kendini resetliyor bu ara. Bir geçiş dönemi..

Ne yapıyorum böyle dönemlerde? Oluruna bırakıyorum. Göğe dikiyorum gözümü.. Uzun uzun bakıyorum. Trene bakar gibi değil ama. Sanki gök yüzünde ağır çekim tenis oynanıyorda ona bakar gibi. Yağmur yağıyor, rüzgar esiyor, sonra çayır-çimen kokusu yükseliyor.. Bir yerlerden güneş vuruyor, yağmur yağarken. Gökkuşağını arıyorum bu sefer, kamelyon gibi başımı her yana çevirerek. Ve işte orda Gökkuşağı 🌈.
Sanırım görmek istediğimi görüyorum ben.  Biraz geç oluyor, birazda güç oluyor ama görüyorum.

Hafta içi bir gündü. Durup dururken dağlar, göller beni çağırdı. Gittim.. Arkadaşıma sordum gelmek ister misin diye? Seninle her yere giderim dedi. Sabahın köründe buluştuk yine. İyi geliyor bana dağlar, göller. Buzul gölleri. Dizlerime kadar girebiliyorum o sopsoğuk göle. Yaşamım gibi. Hep yarım yarımdı yaşadığım her şey. Ben hep bu yarım yarım yaşadıklarımda yetinmeyi bildim. Aaaa bak bu konuda dün bir karikatür gördüm. Pek hoşuma gitti. Şimdi nerde gördüğümü unuttum iyi mi? Bu her şeyi unutma hiç iyiye alamet değil ya, du bakalım? 
Çizebildiğim kadarı ile şöyle bir şeydi. Çizimlerim berbattır baştan söyliyeyim. 

İşte o gün gezimizden sonra eve geldim, ellerimi kilitlerim, alnıma koydum, hayata teşekkür ettim. Yetmedi, üç kere, beş kere, onbeş kere, yüz kere teşekkür ettim. Doyamıyordum teşekkür etmelere. Herşeye rağmen. Artık kendi dar alanımı koruyorum mutlu olma adına. Bir çoğumuz gibi.. Yok çünkü başka çare..
Nereye baksam ölüm, taciz, baskı, şiddet. Ölümü sevdirdiler sonunda millete. Yok, ben sevmiyorum hala.  Herkes yaşamalı, yaşlı ve yorgun olduğu için kendi eceli ile göç etmeli. Ölüm öyle güzel bir şeyse eğer, kendileri veya kendilerinden biri ölüversin o zaman. "Biz bu millete efendi değil, hizmetkar olmaya geldik" diyorlar. Ben anlamadım bu işten bir şey. Bunlar hizmetli unutmuş  kar'a takılmış gibiler..

Bak işte, yine yazım döndü dolaştı siyasete girdi. O gün bile, hani şu dağlarda gezi yaparken konular dönüyor dolaşıyor o'na geliyordu. Bende hep böyle oluyor.. Bundan nasıl kurtulabilirim??
Güya Türkçe tv lere bakmıyorum. Ama Alman tv lerinde çıkıyor bu sefer karşıma. Almanya'da yapılacak seçimler için Alman vatandaşlığını almış, seçme hakkını kullanacaklara "kimseyi seçmeyin, seçimleri boykot edin" diye çağrıda bulunmuş. Bakele, sayın Erduvan ben özgür irademi kullanıp seçme hakkı mı kullanabilir miyim? Bana karışmaz mısın lütfen!
Benim derdim bana yetiyor, birde sen girme evime, hayatıma. Çok rica ediyorum.. Teşekkür ederim! 

Neyse ya, doğada, Berner Oberland gezi fotoğraflarımda gezinmek isterseniz diye... 













5 Ağustos 2017 Cumartesi

Rüyamada Girdi. Evet..

Sanki her gün, her yerden çıkmıyormuş gibi, birde onu rüyamda görmek neyin nesidir? Bende anlamadım.! Zaten ben özlediğim ve sevdiğim kişileri değil, alakasız insanları görürüm rüyamda. Rüya nasıldı, hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, Mr. Erdoğan! Böyle  başkaları ile bir ortamda sohbet var. Bire bir konuşmalarım var, ama diyaloğu hatırlamıyorum. Benim gördüğüm rüyaların anlamı olmaz genelde. Yada ben anlam yüklemem. Bazı garip ve enterasan rüyalar gördüğümde rüya tabirine bakarım netten. Arama motoruna ne yazacağımı bilemedim? Rüyada Cumhurbaşkanı desem? değil! Başbakan desem? değil! Başkan desem? Oda değil! Hepsine baktım. 

Rüyada cumhurbaşkanı görmek görülebilecek en güzel rüyalardan biridir, en güzel ve en müjdeli haberlerin alınacağına delalet eden bir rüyadır. Rüyada cumhurbaşkanı gören kişi hayatı boyunca üzüntü, dert, keder yaşamaz, yokluğa, kıtlığa, hastalığa düşmez, hayatı huzurlu ve keyifli geçer. Rüya sahibinin hayatı başarılar ve zaferlerle dolu olacak, tüm hayalleri gerçekleşecek, bir kişinin hayatta gelebileceği en üst noktaya gelecek demektir.

Bakan, Başbakan felan. Sonra Recep Tayyip yazdım valla bak! Bu isim var rüya tabirinde! 

Rüyada Recep Tayyip Erdoğanı Görmek; Rüyada Recep Tayyip Erdoğanı görmek en hayırlı rüyalardan birisidir çünkü devlet erkanından birini görmek rüya sahibine büyük nimet sunan rızkı bereket ve işlerinde yükseleceğinin habercisi olarak yorumlanır.Rüyada Recep Tayyip Erdoğanı görenin bereketi şansı ve kısmeti genişler yaptığı işlerden kazancı bollaşır ve rızkı artar.Bu rüya rüya sahibin memuriyet hayatına geçeceğinin de müjdesi olarak de verilir çünkü rüyada devlet büyüğü görmek izzeti makamda yükseliş demektir.Rüyada recep tayyip erdoğanı evine misafir etmek rüya sahibinin hanesine girecek olan rızkın artacağına delalet eder.
Yalan!!! 
Ben bu rüyayı göreli oldu baya, neredeyse bir hafta geçti. Hiç bir numara yok? İnanmaya çalıştım. Bari rüyamın yorumuna bir faydası olsun dedim. Ama yok! Hatta ve hatta hiç olmadığı kadar ters bir hayatın içindeyim. 
O yeni bir devlet kuruyormuş, rüyamda bana yeni bir hayat kur demeye mi getirdi acaba? 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Kafam Karışmış Olabilir..


Bugün. 1 Ağustos. İsviçre için çok önemli bir gün. Benim için sadece tatil olması önemli. Birde arkadaşımın Doğum günü olması. Ama İsviçreliler öyle mi? Ülkeleri ile gurur duyan bir milletir bu İsviçreliler. Gerçi kim ülkesi ile gurur duymuyor ki? Bende gurur duyuyorum ülkemle. Fark şurda yatıyor, yönetim biçimi ile gurur duyamıyorum. Burada öyle mi? Hem yönetim biçimi hem doğası ile gurur duyuyorlar büyük çoğunluğu. İnsanlar kendilerini mutlu ve güvende hissediyorlar. Ben İtalya'da doğsaydım İtalya ile, Japonya'da doğsam Japonya ile gurur duyacaktım. Hatta ve hatta bir Afrika ülkesinde veya Avusturyada bir yerde doğsaydım oraları sevecektim. Bu böyle. Çünkü nerede yetiştiysen oraların kültürü yapışıyor üzerine. Çocukluğundaki tatlar, kokular, duyulan sesler, ata/ana sözleri, yöresel müzikler, oyunlar, yemekler, vs. Bınlar bağlıyor seni yaşadığın yere. Oraya ait hissediyorsun kendini. Yani bunları nerede yaşarsan orayı seviyorsun. Başka seçenek yok zaten. Onun için doğduğun yeri, ülkeyi seçemediğin için olduğu gibi seviyorsun. Bu yüzden çok fazlada abartmamak lazım. Yani "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" gibi, "Almanya almanlarındır" , Türkiye türklerindir" gibi, sevmiyorum bu tür rasist söylemleleri. Dünyalı olabilmek.. hayvansan hayvan, insansan insan olarak. Hayvanların hayvan gibi davrandığından eminimde, insanlardan hiç emin değilim.  
Bu bir dünya, ve hepimiz misafiriz, bir gün hepimiz ölüp gideceğiz. Bu kadar basit. Hiç kimse diğerinden üstün değil. Nokta.. 

*******

Sosyal medayadan bir tiksinti geldi bana. Elimizde bir alet, o ne demiş, bu ne demiş, kim ne yapmış, enformasyon çılgını olduk. Fakat bilgi sıfır. Anlık öğreniyorsun ve unutuyorsun. Enformasyonlarda şu; şort giyen kız, tecavüzler, büstlere saldıran pis sakallı insanlar, 15 Temmuzu savunmayanlar fetöcü, adalet yürüşüne destekleyenler hem pkkli hem fetöcü, oruç tutmayan Müslüman değil, alkol içen ateist falan filan. Bu saçmalalıklar var, birde bunlara laf yetiştirenler. Ooooo sosyal medayada herkes kendini bir bok sanıyor. Şeye benziyor bu; tavşan pipisini taşa sürtmüş, dağı beceriyom sanmış ya, öyle bir şey...  uzak kalmaya çalışıyorum bu ara. Ama çağ öyle bir çağ değil. Enformasyon her yerden sızıyor. Kurtuluş yok. Sadece daha fazla irdelemiyorum. Hiç bir şeyi. Hiç bir şeyi diyorsam hakkaten hiç bir şeyi. 
Ha soyadıyla özdeşleşen Şık hareketlerde oluyor. Seviyorum böyle özgür ve özgün  hareketleri. Öğrenmem gereken çok şey var 

********

İsviçreli bir arkadaşımla yaprak sarması yaptık. Bi ara kendisi yapmış ama olmamış. Hepsi patlamış falan. Aylardır bekliyordu, bir gün beraber yapalım ve öğreneyim diye. Sanırım keyfim anca yerine geldi. Şu gün yapalım dedim. Hemen atladı. Öğrenmeye yatkın biri. Severim öyle İnsanları. İki eliyle bir s... doğrultamayan tipler var ya, beceriksiz, bok üstünden sinek kaldıramayan tipler, hiç haz etmem. İnsanın eli işe yakışmalı.  Koca leğen iç hazırladık. O kendi tenceresini, ben kendi tenceremi doldurduk. İlk bir kaç sarmadan sonra öyle güzel sardı ki; benimkiler sönük kaldı yanında. Sonra nasıl pişireceğini anlattım. Bugün görüştüğümde sordum nasıldı diye. Olağan üstüydü, koca tencere bir akşamda bitti, sürekli yapacağım dedi. 

*********

Malum yaz mevsimi. Ve herkes tatilde denizde, orda burda. Deniz tatilini seven biriyim ben. Özlerim denizi, kumu, güneşi. Ne geçen yıl, ne bu yıl olmadı henüz. Kısa kısa Venedig veya günlük dağ ve doğa gezileri tatil değil.onlar gezi. Adı üstünde Gezi. Denizin sakin sakin plaja vuruşunu, kokusunu, hissetmeliyim. Malak gibi güneşin karşısında yatmalıyım. Kış için gerekli güneşi, denizi depolamalıyım. Yoksa kışın hasta oluyorum. Bu böyle. Ama işte olmayınca olmuyor.. Olur inşallah🙏

*********
Bu ara insana, arkadaşa ihtiyaç duyduğum bir dönem. 
İnsan kendini arkadaşlarının kollarına bırakabilmesi ne güzel duygu dimi. Ama inandığın ve güvendiğin. Yıllarca çay gibi demlediğin, şarap gibi sakladığın.  Tarafsız olduğuna inandığın.. Neyse onu söyleyen. Seni pohpohlamak değil. Çünkü sırıtır o söylenenler. Soyut kelimelerle somutlaşan duygular. Farklı düşünceleri kendi düşüncelerinle harmanlamak. . Bu paragraftan bir şey anlaşılmadı biliyorum. Zaten bende anlamıyorum. O zaman bırakalım dağınık kaldın. 

******* 

Uzun zamandır kelimelerim beynimde cirit atıyor. Ama doğru cümlede buluşamıyorlar. Buluşturmak istemiyorda olabilirim. Herşey olabilir. 
Ben mi? Ben iyiyim. Sadece biraz kafam karışık. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Ses bir, ki, üç, mesicçusid..

Mevsim yaz, ama bende bir durgunluk, bir yorgunluk, bir solgunluk var gibi. Sabit bir yerde çakılı kaldım. Ne ileri gidebiliyorum ne geri. Hiç bir şey hissetmeden duruyorum öyle. Ne üzgünüm, nede mutlu. Ne gökteyim, ne yerde. Günler yanıbaşımdan geçiyor. Hani garda trenin içindesindir, paralelindeki diğer tren hareket eder, ama sen gidiyormuş gibi olursun, sonra o giden trenin sonu gelir ve sen durduğunu hissedersin ya onun gibi işte.

Böyle zamanlarda bir temizlik yapasım gelir. Evde ne kadar fazlalık varsa atarım. Öylede yaptım.  Oh bir ferahlık, bir sadelik. Ne o öyle çıngıl çakmak, her yerde bir nesne, toz yatağından başka birşey değil. Az, öz, sade..
Bu temizlik her yerde geçerli. Sosyal medyalardada. Bilgi alacağız diye ne çok kirletiyoruz beynimizi. Maşallah herkesin herkese söyleyeceği ne çok sözü var? Sessizce bi kenardan bakayım, anlayayım, işin aslı nedir diyen yok.
Biri ölür, o zaten solcuydu, o zaten laikti, o zaten dinsizdi, o zaten şöyleydi, böyleydi.  Ölmüş, ölmüş.. yani konu kapanmış. Bir sus artık! Birde bunları ciddiye alıp cevap verenler var.
Doğal afetler nerede oluyorsa ona göre yorum yapılır.  Hani biraz modern yerlerde olursa İzmir ve çevresi gibi mesela; Bodrum'da olursa "cinsel sex" yaptığı için Allah cezalandırmıştır. (Biri yazmıştı bunu gerçekten.) Konya'da falan olsa Allah'ın imtihanı olur. Bir çok ülkeler gibi Türkiyede bir deprem bölgesi olduğunun farkında değil, aklıda fikride apışarasında. Her yol oraya çıkıyor. Her ne hikmetse Ensar vakfının vb. olduğu yere Allah uğramıyor.  

Önyargısı yüksek ülke insanları. Tanımak, anlamak, dinlemek, hoşgörü! O'da ne? Oruç tutmuyorsan ateistsin, bayrak asmıyorsan Türk değilsin, Adalet yürüyüşünü destekliyorsan pkk'lisin, 15 Temmuzu tanımıyorsan fetöcüsün, şort, mini etek giymişsen yollusun, (yakında başı açıklara bile bunu diyecekler, aha buraya yazıyom) buna benzer bir sürü şey. Bir başörtüsü sorunu ile girmişlerdi bu yola. Bir kadının başına örttüğü bez ile nerelere geldik? Olayın sadece başörtüsü olmadığını bilen bizler şimdi kederler içindeyiz..

Çevremde bunlar oluyor. Daha çok şeyler oluyorda hepsini yazarsam bu posta ağır gelir. Yerinden kalkamaz. Bide hepimizin bildiği konular bunlar. İşte bu konuların ağırlığı çöktü bana günlerdir. Seyrek takılıyorum her yere. Sessizliğe gömüldüm biraz. Güzel şey sessizlik. Her kafadan bir sesin çıkması, orkestra grubu değilse eğer çok kötü ki; orkestrada bir tane çatlak ses çıkarsa ne kadar kulağa batar? Artık bir ses değil, orkestra tamamen detone.  Kulaklarımı kapatarak çıkıyorum konser salonundan.

Bugün Cumartesi. Üç haftadır ev ahalisinden ikisi,beş gün Rimini, on gün Side, altı gün Prag kıç gezdiriyor. Eeee bennn, diyorum? Sesimi kimse duymuyor.  21 yaşında genç anneyle gezmez tabi.. Eskidendi o günler. Ama çok hoşuma gidiyor kendi başlarına 
seyahat etmeleri. Demekki bunu aşılamışız. Çünkü gezmeyi ve tatili sevmeyenlerde var. Bilmeyenler demiyorum, sevmeyenler!! 

İşte böyle bir Cumartesi gecesi. Akşam bir film izledim. "Çok uzak, fazla yakın" mıydı adı? Böyle bir şeydi. Fena değildi. Sonra Türk sanat müziği gecesi yapmak istedi canım. 
YouTube artık eskisi gibi değil, bir şarkı seçiyorsun ona benzer şarkılar peşpeşe geliyor. Meğer ne çok özlemişim. Şarkılardan fal tutarsın ya bazen, ve bütün şarkılar sana yazılmış gibi olursun. Öyle oldu. TSM adeta meze gibi rakı ve şaraba. Çok eskiden severim TSM yi. Halk müziğinide çok severim ama gündüz. Gece illaki TSM. Bak ne diyor şarkı; "nasibim olsun bir yudum şarap, sunda içelim...  of offfff..  baharı görmeden yaz geldi geçti.."  sonra taksim geçidi oluyor, sende taksimden değil kendinden geçiyorsun. Oturduğun yerden kıç baş sallayarak. Herşeyden bi haber ve uzak. Sanırım böylesi güzel. Kişisel hayat ve sağlık için. Değiştiremeyeceğim hayat için bir şey yapamıyorsam, çırpınmayacağımda artık. Gelsin hayat istediği gibi. Hani benim bir kolyem var, üzerinde "goyarum amina" yazar. İşte öyle. 

25 Haziran 2017 Pazar

Matterhorn Yürüyüşü..

Baktık planlayarak olmuyor, birden bire karar verdik bizde. Perşembeydi. Arkadaşıma, "Cumartesi Zermatt'a gidelim mi?" diye öylesine sormuştum. "Gideliiiiim!" dedi. Hemen hava durumuna baktık, güneşli, parçalı bulutlu. Cumartesi sabah erkenden gitmeyi kararlaştırdık. Eve geldim. İçim kıpır kıpır. Yıllardır hep gidip görmek istediğim, İsviçre'nin en önmeli sembolünden biri olan, dünyanın en çok fotoğrafının çekildiği şu ünlü  Matterhorn, dağına hep "du bakalım" dediğim o zaman nihayet gelip çatmıştı.

Çocuklar gibi önüme gelene, ağzım kulaklarımda "biliyor musun, biz Cumartesi Matterhorn'a" gidiyoooz" diye anlatıyordum. Gerçekten mi, İsviçreliyim ama bende hala görmedim diyen çoktu. Şeye benziyordu bu, üç tarafı denizle çevrili Türkiyede yaşayıpta hiç deniz görmeyenler gibi mesela:) 

Cuma gecesi heyecandan uyuyamadım. Fotoğraf makinemin hiç bir şeyini unutmamalıyım, yoksa o Matterhorn dağından atarım kendimi aşağıya, diyorum.. Fotoğraf makinemi ve ekipmanı hazırladım. Atıştırmalıkları sırt çantama koydum, su şişelerini, sabah çıkmadan önce sırt çantama eklemek üzere buzdolabına koydum. Birde olmazsa olmaz bir şişe beyaz şarabı tabi. Giyeceklerimi ve yürüyüş için ayakkabılarımıda hazır ettim. Çünkü akşamdan biraz araştırdım, en iyi fotoğraf nerden çekilir falan diye. Oralarda uzak yerler. Neyse, belki gideriz diye hazırlıklı olmak istiyorum. 

Cumartesi sabah 7.15 te Bern garında buluşuyoruz. Yürümek için doğru ayakkabı seçimi diyor. Belki yürürüz diye şeyettim diyorum. Kafamda planladığım şeyleri arkadaşımla paylaşmayınca, o normal düz bir ayakkabı ile geliyor. Onlarlada yürünür diyorum. 

7.34 trenimiz hareket ediyor. Bir saat sonra aktarma yapacağımız Visp istasyonunda inip, Zermatt'a giden "Matterhorn Gotthard Bahn" trenine biniyoruz. Diğer trenlerden farklı. Kocaman camları var ve pencere açık. Tren giderken dışarı sarkabiliyorsun.  Glacier express trenine benziyor biraz. Zaten aynı güzergah. Glacierexpress de yanımızdan geçerken görüyorum. Turistik bir tren. 

Dağlara tırmanıyor, viyadüklerden ve köprülerden geçerek güzel bir güzergahı bir saatte tamamlıyor. 2-2.5 saatte gidiliyormuş meğer Bern'den. Yani burnumuzun dibiymiş neredeyse😀 Ben hep çok daha fazla sanıyordum. Fakat trenle gidersen kısalıyor yol. Araba yolu çok daha uzun. Zaten Zermatt'a araba ile ulaşam yok. En yakın bir yerleşim biriminde arabayı bırakıp trenle gitmek zorundasın. O yüzden araba ile gitmek mantıksız. En iyisi ve en güzeli trenle gitmek. 

Saat 9.45 gibi son durağa yani Zermatta  geldiğimizde, "tren istasyonuda çok çirkinmiş" diyor arkadaşım. Katılıyorum onun düşüncesine. Soğuk bir görüntüsü var. Dışarı atıyoruz hemen kendimizi. Gözlerim o meşhur dağı arıyor sağda solda. Yok, göremiyorum. Bir tatil yeri olduğundan her yer otel ve pansiyon. Ama göze çirkin görünmeyen ahşap ve sevimli bol sardunyalı oteller. Birde Uzak doğulu turistler. Artık Japon mu, Çinli mi, ayırt edemiyorum ben onları😀 

Önce bir kahve içmek istiyoruz. Sokaklarda ilerlerken kafam hep gökyüzünde ben hala Matterhorn dağını arıyorum. Yok, yok, yok.. Sonra arkadaşım işaret parmağıyla bir otelin çatısını göstererek "bak orda kim" var diyor. Gördüğüm şey işte o dağ. "Ayyy sen burdamıydın" diyerek selamlıyorum. Ama o fotoğraflarda gördüğüm gibi janjanlı değil. Hafif bir hayal kırıklığı oluyor tabi. Karlar bazı yerlerinde var. Bi çoğu erimiş. Ama yinede seviyorum onu. 
Kahvemizi içiyoruz, sonra bilgi alıyoruz, dağın en güzel panoramasını nereden görebiliriz, nasıl gidebiliriz falan diye. Benim internetten araştırıp gitmek istediğim yeri tarif ediyor kafeterya işletmecisi yaşlı amca. Bir fünikülere binip dik bi şekilde bir dağın içinden yukarı doğru gidiyoruz 10 dakika kadar. Arkadaşımın kulaklarında basınç oluşuyor. Ben bir şey hissetmiyorum. Fünikülerden inip, teleferiğe binip daha tepeye, Blauherd'e çıkıyoruz. Amacımız Stellisee gölüne gidip oradan Matterhorn dağını izlemek. Sarı levhalar Stellisee 15 dakika olduğunu gösteriyor. İnsanların yürüdüğü yoldan bizde ilerliyoruz. 15 dakika, 30 dakika, 60 dakika yürüyoruz görünürde göl möl yok. Habire tırmanıyoruz. E birde bunun dönüşü var diye endişeleniyorum. Hava 24 derece, parçalı bulutlu, püfür püfür esiyor. Güneş kremi aldım yanıma ama gerek görüp sürmüyorum. Saat 12 ye gelmiş, biz neredeyse iki saattir yürüyoruz. Sonunda bir sarı levha daha, Stellisee 50 dakika yazıyor. E artık bu kadar yürüdük, oraya yürüyelim diyoruz. Dere tepe düz gidiyoruz. Patikalardan geçiyoruz. Sadece İsviçreye özgü o alp çiçeklerini görüyoruz. Mesela Edelweiss. Etrafına taşlar koymuşlar kimse basmasın üzerine diye. Mesela Blau Enzian. Nasıl güzel bir mavidir o. 
Uzakdoğulu bir turist önüne bakmadan fotoğraf çekmek için pat pat yürürken, bir İsviçreli "heeey, o üzerine bastığın mavi enzian çiçeği farkındamısın?" Diye azarlıyor. Doğalarına, dağlarına sahip çıkmaları hoşuma gidiyor. 

Ve nihayet ulaşıyoruz Stellisee'ye. Fotoğraflarda kocaman görünen bu göl, küçücük. Matterhorn dağı tam karşısında duruyor. İki saate yakın oturuyoruz göl kenarında. Diğer kenarında duran koyun sürüsünün çan sesleri var. Dağın başındaki bulutlar kalkarsa daha güzel görüntü alabileceğim. Bulutlar her tarafta dağılıyor ama o dağın başından dağılmıyor. Yapacak bir şey yok. Doğa bu. Oradaki molamızda çantamızdakileri çıkarıyoruz. Şişenin dışına geçirdiğim buzlu koruma, beyaz şarabı soğuk tutmuş. Sakinliğin ve huzurun tam ortasındayız. Adalet yürüyüşçülerinin Bolu'da olduğu gün. Bolu'da olsaydım mutlaka katılırdım diyorum, arkadaşıma. Bizde yürüdük ama bugün, diyor. Doğru diyorum, ha Bolu dağlarında, ha Alplerde yürümüşüz😀 bir kayanın üzerine yeşil otlardan "Adalet" yazıyoruz. 

O kadar çok yürümüşüzki orada öyle otursam ve hiç kalkmasam diyorum. Bu yolun dönüşünü düşünüyorum. Arkadaşım aynı yolu geri gitmeyeceğiz, bu yola devam edeceğiz, diyor. Yani biz yürüyerek bir "O" harfi çizmişiz. Yola devam edersek başladığımız noktaya ulaşacağız. İşte buna seviniyorum. Hakikaten 15 dakika sonra yürüyüşe başladığımız teleferiğin olduğu istasyona geliyoruz. 
Oradaki sarı levhalara tekrar bakıyoruz, evet, stellisee 15 dakika yazıyor. Ama o kadar çok yürüyüş rotası var ki, biz dikkat etmeden, çoğunluğun arkasına takılınca koyunlar gibi saatlerce yürüyüş yapmak zorunda kalıyoruz. Gülüyoruz bu halimize. Salaklığımızada bok kondurmuyoruz ama, olsun diyoruz, yürümeseydik o güzel çiçekleri göremeyecektik, hem bedenimiz içinde bir şeyler yapmış olduk. 

Teleferikle ara durakta durup bir dağ restoranında bir şeyler yiyip içiyoruz. Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya gittiğimde aynada duran ıstakoz gibi haşlanmış, kızarmış kollarımı görüyorum. Güya güneş kremi almıştım yanıma. Sürmeyince bir işe yaramıyormuş😀 Daha doğrusu gerek görmemiştim. Öyle sıcak değildi. Püfür püfür esiyordu. Dağlardaki kar'ın yansımasıyla çifte kavrulmuş olduk. 

Yapmayı çok istediğim bir şeyi gerçekleştirmenin mutluluğuyla, akşam 7.00 de yine Bern'de oluyoruz. 12 saat içinde sanki dünyayı dolaşmış gibi hissediyorum kendimi.  

Şimdide fotoğraflarda gezelim, görelim. 

Ortada görünen iki beyaz cicek, Isvicre simgelerinden "Edelweiss"
Blau Enzian, yine Isvicre Alplerinde yetisen bir cicek..
Stellisee Koyunlari
Basi dumanli Matterhorn
Adalet yazdik daglara taslara..

Bildunterschrift hinzufügen


Bildunterschrift hinzufügen
Yanda görülen kirmizi beyaz boyali tas, sari levhalarin olmadigi yerde yol gösterici

16 Haziran 2017 Cuma

Adalet Yürüyüşü..

Daha önce, bu muhalefet ne yapıyor ki? Daha ne olmasını bekliyor ki? Dökülse ya meydanlara, yollara diye eleştirenler, yine aynı kişiler şimdide bu Adalet yürüyüşünü eleştiriyorlar. 

Şimdiye kadar aklı neredeymiş.. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına neden evet oyu vermişler.. Bir çok gazeteci içerdeymiş.. Bir çok milletvekili ve parti başkanları içerdeymiş. Kendilerinden biri hapse atılınca mı aklı başına gelmiş. Haksız referandum sonucu sonrası neden başlatmamış.. gibi gibi., 

Hemde soldan gelen eleştiriler bunlar. Anlamak mümkün değil! Tamam eleştiri olur, ama her şey mi eleştirilir be arkadaş? Önce yapmıyor diye eleştir, sonra yapıyor diye eleştir.. Destek olamıyorsan, köstek olma bari..  

Evet, benimde oldu Kılıçdaroğlu'nu eleştirdiğim yönleri. Ama iyi bir şey yapıncada bunu iyi yaptı diyebiliyorum. 
Evet, referandum sonucunda olsaydı şık olurdu. Ama olmamış işte. Geçmişi hep öne sürersek yol alamayız. Şimdi olmuş. Belki şimdi tam zamanıydı ona göre. Ateş bile birden yanmaz. Bir kıvılcım gerekir. İşte o kıvılcım belki şimdi oluşmuştur. 

Skypyen konuşur gibi dökülün sokağada demedi mesela. Çıktı "Ben yürüyorum" dedi. Adalet için yürüyeceğim, dedi. 15 Haziranda saat 11 de Güvenparkta olacağım, Ankara'dan İstanbul'a yürüyeceğim, dedi. İsteyen katılabilir dedi. Bu tarihi yürüyüşe bende katılmak isterdim gerçekten. Gezi direnişine benzetiyorum biraz. Haklı ve onurlu bir yürüyüş. Umarım zararsız ve verimli bir şekilde sonuçlanır. 

Bugün iş yerinde yine TRT radyo açık. Saat 14 haberleri veriliyor. Bekliyorum bu yürüyüş haberini. İşte dışişleri bakanı Katar'da görüşmeler yapmış, Binali  Yunanistan'da temaslarda bulunmuş, ABD başkanı Trump yolsuzlukla suçlanmış, Putin bilmem ne yapmış, Londra yangını, Endonezya'da bir savaş uçağı radarda kaybolmuş, İsviçreli tenisçi Federer elenmiş, ve haberler bitti.. Kılıçdaroğlu'nun Ankara'dan İstanbul'a başlattığı Adalet yürüyüşünden hiç bahsetmedi. Şaşırdım mı? Evet hala şaşırıyorum ben bazı şeylere.. Bunun haber değeri yok mu gerçekten? Yok sayıyorlar yani.. Devletin yayın organı tabi. Birde Bahçeli dışında bir yorum ve eleştiri yapan olmadı şimdiye kadar hükümet veya Saray tarafından. Şoktalar mı acaba? Ciddiye almıyorlamış gibi yapıyorlar bence. Bahçeli zaten hükümet sözcüsü gibi şey artık. Bir çok şey söylemişte birde şöyle bir atasözü kullanmış bu yürüyüş için "Akılsız başın derdini ayaklar çeker" Twitter'dan. Bahçeli işte.. Naparsın? Sinirlenemiyorum bile. Gülesim geliyor. 

Adalet ve kalkınma partisi koymuşlar adına. Hey yavrum hey!! Ne söyledililerse tersini yaptılar. İsimleride cisimleri gibiymiş. Adalet ve kalkınma partisi hükümetinin uygulamalarına karşı, "Adalet" için yürüyen bir muhalefet parti liderinin Ankara'dan İstanbul'a yürüyüşü! Böyle şeyler artık romanlarda, filmlerde olmuyor, günümüz Türkiye'sinde oluyor. Eğlenceli ülke vesselam!! 

Yani demem o ki? Hem hükümete karşı olup, hemde muhalefeti geç kalınmış bir eylem diye eleştiremezsin. Bi yerden başlamak ve ucundan tutmak lazım. Ben, sen, demeden. Biz diyerek. 

Bak şimdi aklıma geldi, belki bu 28 gün içinde Türkiyede olabilirsem, Bolu'dan katılabilirim bu yürüyüşe. Evet ya.. 

Yolunuz açık olsun Adalet yürüyüşçüleri..


4 Haziran 2017 Pazar

Kolyemin zinciri kopmus..

İçimde havalar gibi sıkkın. Bun bir hava. Sonra şimşekler çakıyor ama gök gürlemiyor, gürleyemiyor.. Aslında çaksa şimşek, gürlese gök, ardından bir yağmur, durulur ortalık. Öyle olmuyor ne gökte, ne içimde. 
Böyle durumlarda bir kolyem vardı benim, elime alır, okurdum üstünde yazılanı, iyi gelirdi. Onu aradım. Zinciri kopmuş. İlk Tr tatilinde onu tamir ettirmeliyim. Sevdiğim ve hikayesi olan bir kolye benim için. Hatta o kolyeme bir post bile yazmıştım çok eskilerde. Sevdiğim yazılarımdan biriydi.. 

Şöyle; Fıkra gibi bir hikaye.. Üstelik yaşanmış.. Annemin kuzeni.. Ayhan abi.. Karikatür gibi adamdır.. Tipik bir karadeniz erkeği.. Kızılımsı kıvırcık saçları vardi benim çocuklugumda... Şimdi tepe açılmış.. Göbekli.. Görkemli bir laz burnu.. Ben buradayim diyo adeta.. Bunsuzmu bunsuz.. Çalışmak mı? O'da ne? Lügatında yok. 

Neyse,  bu Ayhan abi, ailesinin zoru ile bir işe giriyor ama ertesi gün sudan sebeplerle "goyarum a...." deyip bırakıyor işi.. Bir değil, üç değil, beş değil, defalarca oluyor bu. Hiç bir yerde dikiş tutturamıyor.. Fakat bu umrunda bile değil.. Adam bildiğiniz tembellik abidesi Oblomovun çakması..

İşte bu "goyarum a...." sözü, bizim ailede özlü sözler içinde yerini alıyor..  Nietzsche gibi, Freud gibi, Oskar Wilde, vs gibi;)) ne zaman olumsuz bir şey olsa, "amaaaan, goyarum a...." der, olayı basite alır, güler geçeriz.. 

Bir ara yine kızkardeşimle İstanbul'da tatildeyiz.. Kendime bir kolye almak istiyorum.. Ama üzerine yazı yazılabilecek bir kolye olsun istiyorum. O zamanlar birde "in" di bu kolyeler. O ara yine bazı terslikler olmuş. Kolyenin üzerine ne yazdırsak diye hiç düşünmüyoruz.. Aklımıza gelen ilk şey Ayhan abinin o sözü oluyor.. O günün mana ve ehemmiyeti ile bire bir örtüşen o yazıyı yazdırıyoruz kolyeye.. 

Tabi böyle bir kolyeye sahip olmak o kadar kolay değil.. Maddi anlamda söylemiyorum. O yazıyı yazdırmak hiç kolay değil. Kuyumcu nasıl bir anlayışta? Bi kere, tanınmamış bir kuyumcu olacak. Espiriye açık olacak.. Anlayışlı biri olacak. Kafa dengi olan kardeşimin eşini  görevlendiriyoruz bu iş için. Şansımıza kuyumcu ile bizim enişte hemşehirli çıkıyorlar.. Lazlari ve espirilirini anlayan bir Karadenizli yani. Kuyumcunun bile hoşuna gidiyor bu yazı. Belkide o günden sonra bu yazıyla satış patlamasi bile yapmiş olabilir:)) tabi Ayhan abinin bundan haberi bile yoktur..:)) adam telif hakkından belkide zengin olurdu:))Bu Ayhan abi filozof gibi adammış dedik, kardeşimle.. Sözleri kolyelere yazılıyor artık:)) 

Bir kaç yıl önce Mehmet Cengiz diye biri bu "milletin a.... koyacağız" dediysede, benim nazarımda Ayhan abi kadar adam olamadı.  

Ayhan abi mi?? Onu en son 7-8 yıl önce görmüştüm.. Adam emekli olacağı yaşta çalışmaya başlamıştı.. Bulunduğu yere universite açılmış... İşte orada bir işte calışıyormuş.. Görenler anlatmıştı.. O üniversitenin müdürü yada rektörü gibi bir şeymiş:)) yada o kendini öyle sanıyor.. 

Hani bazi anlar olur... Mutsuz olursunuz.. Keyifsiz olursunuz.. Olanca dert sizin üzerinizdeymiş gibi gelir.. Bir çıkış bulamazsınız.. Veya hayatı tiye mi almak istiyorsunuz? İşte öyle anlarda bu kolye birebir. Şöyle baş parmakla, işaret parmağının arasına alıyorsunuz akasını çevirip "amaaaan"diye başlayıp koylenin arkasındaki o iki kelimeyi okuyorsunuz. . Sonrası mı..? İçte bir rahatlık, bir huzur, bir mutluluk, bir banane durumları..

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Eskiye Süzüldüm.. Yeniye Döndüm..

Bu zamansız ve bunaltıcı sıcaklığın sonunda şimşeklerin çıkacağı, çok şiddetli gökgürültüsü ve ardından şakır şakır yağmur yapacağı belliydi. Şimdi duruldu, ılık esen rüzgar balkon perdesini sakince uçuruyor. Balkona çıktığımda uzun zamandır hissetmediğim o koku işte bu. Herkes tanır yağmur sonrası toprak, çayır çimen o buram buram kokusunu. Baya bir içime çektim, o kokular sadece koku olarak kalmıyor, alıp götürüyor başka diyarlara. Balkon camekanından süzülen yağmur damlası gibi süzülüverdim çocukluğumun ramazanlarına..

Her akşam aynı vakitlerde, evin köşesinde masa üzerinde duran tik tak, tik tak çalışan saati arkasındaki kulpundan kurardı, ninem.  Sonra saatli maarif takviminden bir yaprak koparır arkasını okumaya çalışırdı. Sonradan öğrenmişti okumayı. Heceleyerekte olsa okurdu. Sonra gaz lambasının fernüsünü çıkarır, yandaki düğmesini çevirerek fitilini yukarı kaldırır, kibrit kutusundan bir çöp çıkarır, avılı kenarına çakar, kibrit çöpü tutuşmazsa tekrar çakar, alev aldığında dağılan kibrit kokusu ile, fitile tutar yakardı.. Kibriti söndürmeden, ucu minik top gibi, hafif yana eğik, yanmış, siyah çöple iki parmağı arasında halen yanmakta olan kibrit ile başka odanın lambasınıda yakardı. Bir kibrit çöpü bile olsa, müsrifi sevmezdi. Pirinç ayıklarken yere düşen bir tek pirinci arardı. "Bir pirinç tanesi için bir saray yakmışlar" derdi.

Takvimlerden üç ayların başladığını öğrenir, belli günlerde oruç tutarak Ramazan'a hazırlardı hem kendini, hem bedenini. Fakat bundan kimsenin haberi olmazdı. Ancak biri bir ikramda bulunursa sağol, almayım niyetliyim, derdi.

Küçücük on haneli Köyümüzde cami yoktu o zamanlar. Mescid vardı ramazandan ramazana açılan. Birde mescidin arka tarafında duvara dayalı ahşap bir tabut vardı. Çocukluğumda o tabut hiç kullanılmadı. Kimse ölmezdi ben çocukken. Öyle sanıyordum.

Ramazan'da bir aylığına hoca tutulurdu. Parasını köy halkı verirdi galiba. Ve o hoca hergün başka bir evde kalırdı. Kaldığı evin penceresinden, sağ elini kulağına koyar ezanını okurdu.

Bizim evde bir dönem sadece ben ve ninem olduğumuz için bizde kalmazdı hoca. Başka kalabalık ailelerde kalırdı. Bir keresinde kör bir hoca tutuldu köye.  bir kere bizde kaldığını hatırlıyorum. Çünkü bir akşam bizim pencereden ezan okuyacaktı, yukarıya misafir odasına götürdüm, sedire oturduk, pencereyi yukarı kaldırdım, takvimden iftar vaktini söyleyeceğim saati bekliyoruz, dışarda olanları ona anlatıyorum güya. Akşam saatleri herkes bir koşuşturma içinde, "aha, Safiye yenge düşeyazdı" dedim bizim köyün şivesi ile. "Safiye yenge okuma yazma biliyor mu? diye bir soru yöneltti bana. "Yooo, bilmem" dedim. "Ee düşe-yazdı dedin ama" dedi gülerek. Görme engelliydi ama gönül gözü açıktı. İyi bir insandı. Espiriydi. 8-9 yaşlarımdaydım. Bende oruç tutmak istiyordum. Sen çocuksun, senin için farz değil, ama çok istiyorsan kuş orucu tutabilirsin dedi. Öğleye kadar yani. Dayanabiliyorsam ve istiyorsam son günü tam tutabileceğimi söyledi. Niyetimin önemli olduğunu vurguladı. Ama kendime güveniyorsan,
inanıyorsan ve niyet edersen, bütün gün bozamazsın orucunu, eğer bozarsan ceza olarak 61 gün oruç tutmalısın, dedi. Kuş orucuna karar verdim bende.

Gecenin bir yarısı sahura kalkmak, uykulu gözlerle yemek, içmek çok eğlenceli geliyordu bana. Nineme benide kaldır tamam mı? diye tembihliyordum. Kaldırıyordu beni.

Saati çalması için değil, çalışması için kurardı ninem. O çalar saat onun içindeydi hep. Ne zaman isterse o zaman kalkardı. Sahurda bile. Yer sofrasında bir şeyler hazırlar, ve beni kaldırırdı. İkimiz gaz lambası eşliğinde, uykulu gözlerle, boğazımızda düğümlenen lokmaları yutmaya çalışırdık. Küçük radyomuzda bize eşlik ederdi, Hacıvat-Karagöz dialogları olurdu radyoda o saatlerde, işte onu çok severdim.
Sonra el yüz yıkanır, ağız çalkalanır, belki diş fırçalanır, yatardım. Ninem sabah namazı için ayakta kalırdı. Kendime güvenemediğim için niyet etmezdim. Duruma göre bakardım. Çünkü hoca bana bunu öğretmişti. Niyet edersem, yani söz verirsem tutmalıyım gibi. Bu çok önemliydi benim için. Bunun din ile alakası yoktu. Ahlak ve insanlıkla orantılıydı. Kendime güvendiğimde, ve inandığımda niyet ettim. Oruçta tuttum. O ruh hali ve maneviyatı bambaşka. Ne acıkma hissi, nede susama. Ama inanıyorsan? Hani günümüzde bir amaç uğruna açlık grevi yapanlar, veya ölüm orucuna yatanlar var ya, bence aynı şey. Bir şeye inanmak ve o manevi duygu.

Güzeldi çocukluğumun ramazanları. Köyde her gün bir başkası davet verirdi. Çok severdim o davetleri. İnsanlar bir araya gelirdi. Yediklerini eritmek için o mescide gidilir, yatsı namazı ile birlikte 33 rekat namaz kılınırdı. Yediklerini eritmek için olmalıydı bu. Gerçi bir hareket olmuyordu, durduğun yerde rükuya eğil, kalk, sonra secdeye eğil, çoğu kişi uyukluyordu zaten. Biz çocuklar işin gırgırındaydık. Erkekler önde, kadınlar arkada, hatta kilimle önü kapanmış bir yerde namaz kılıyorduk. Secdeye eğildiğimizde biz çocuklar o kilimi aralayıp önümüzde hepsi birden secdeye yumulan erkekleri görüp kıs kıs gülüyor, ve hemen kilimi indirip diğerleri ile aynı pozisyona geliyorduk. Sanki bizi duymuyorlardı yanıbaşımızdaki annemiz yada ninemiz? Elbette biliyorlardı. Ama hoş görüyorlardı.

Hele o son gün. Bayrama hazırlık. Bayram temizliği bi taraftan, baklavalar, katmerler, gözlemeler diğer taraftan hazırlanır, arefe gecesi gaz lambası eşliğinde ellere kınalar yakılır, o eller bağlanır bağlanmaz bedende nerde erişemediğin yerler var oralar kaşınır, erişsende kaşıyamazsın. Yatarsın artık. Sabah olmaz bir türlü. Olduğunda ise kalkamazsın. Ama kınalar tutmuş mu, hangimizinki daha kırmızı, diye merakla uyanıp köyün pınarına yıkamaya gidersin. Suyun altında daha bir kırmızı görünür o kınalı eller.

"Hoşgörü" çok önemli bir kavram, benim için. Ben o zamanlarda öğrendim hoşgörüyü. Kimse kimseye sormazdı, oruçlumusun diye? Tutsanda, tutmasanda "herkes kendi bacağından asılır" denir, o kişi ile inancı başbaşa bırakılırdı. "Mahalle baskısı" diye bir kavramda yoktu. 

Aradan çok zamanlar geçti. Yıllar değişti, mevsimler değişti, ülkeler değişti, insanlar değişti, düşüncelerim değişti.. Dine olan bakış açım değişti. Ramazanlar eskilerde ve çocukluğumda kaldı artık. 

Din baskısı arttıkça hoşgörü azaldı. Saygısızlık azaldı. İnançlar ve değerler yozlaştı. Hadislerle devlet kürsülerinden açıklamalar yapıldı. "Cennet anaların ayakları altında" dendi. Ama ayaklar altına alınan analar oldu. Akla kara seçilemez oldu. Sadece ülkemizde değil, dünyada böyle, din ile insanları oyalayıp, politik amaca ulaşmak. Bu bizim gibi ülkelerde daha fazla. İnancımı yitirdim ben. Tek amacım insanlığımı, ahlakımı, sabrımı, saygımı, hoşgörümü korumak. 

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Devrim mi? Darbe mi?

Endişeleniyorum. Çok hemde. Gelecek için endişelerim çok. "Yurt dışında yaşıyorsun,  neden endişeleniyorsun" deme. Çünkü, dar değil, geniş bakıyor ve düşünüyorum. Bu memleket, bu dünya hepimiz için. 

Son bir kaç gün, her şeyden uzak, hiç bir şeyden habersiz başka bir ülkede tatil iyiydi. Aslında dünyada olup bitenden bihabersen eğer, hayat hakkaten güzel. Ama gündemden uzak kopuk yaşamakta yavan bi taraftan. Hem korkuyorum, hem sarkıyorum durumu benimkisi. 

O bir kaç gün sonra, bir akşam Venedig tatilinden sonra eve geldiğimde, bir kanalda Atatürk'ün annesine ve manevi kızı hakkında birileri, (hakkaten tanımıyorum, ve daha önce görmedim tv-lerde, isimlerini o yüzden bilmiyorum, ha girer Google bakar öğrenirimde, hiç gerek duymuyorum açıkçası) kıçından gereksiz açıklamalar yapmış. O mevzu dönüyor tv  lerde. Hemde 19 Mayıs öncesi! Artık her şeyin bilinçli yapıldığı o kadar aleni ki; anlamamak için salak olmak lazım. Ardından hemen soruşturma açılmış, ikisi takipsizlik almış, diğer ikisi hakkında tutuklama kararı çıkmışmış!! Biri tutuklanmışmış, diğeri aranıyormuşmuş, hala! Yersen? O ikisinede hiiiç bir şey olmaz. Sadece günümüzün devlet adamlarına dil uzatma, hatta pohpohla yeter. Çok pardon, devlet adamları değil, devlet adamına diyecektim. Başkanlık sistemine, "söylemde" iki yıl sonra geçilecek oldsada, fiilen çoktaaaaan geçildi. Hatta referandumun bile çok öncesinden.

Neyse, sonra, Beşiktaş'ta 19 Mayıs kutlamaları valilik tarafından yasaklandığı haberi çıktı. 

Sonra, istanbulda kadın voleybol takımının kapatıldığı haberini duyduk. Hemde yine 19 Mayıs öncesi. Gençlik ve spor bayramı öncesi. Neymiş, tayt giydikleri içimmiş! Ama kabul etmiyorlar, bütçe yermiyor muş dendi. Yersen. Erkek takımı devam ediyor ama. 
Burada bir şey açıklamak istiyorum. Atatürkü severdim, sayardım. Ama fazlada abartmazdım. Güzel bir insanmış, o ilkelerinin devamını bizler günümüze uyarlayarak getirmeliyiz diye düşünürdüm. Hepsi bu. Ama bunlar benim Atatürkü daha çok anlamamı sağlayıp ve sonunda ona aşık ettiler. Çok teşekkür ederim. 

Bunlar hep böyle yapmadı mı yıllardır? Bütün milli bayramlarda mutlaka ama mutlaka bir bahane türetildi. Kimi hastalandı gözünden, kimi bilmem neresinden! Kimi yurt dışındaydı katılamadı, bazen şehitlerimiz var denerek iptal edildi, öte yandan düğünlerde boy gösterildi. Böyle böyle milli bayramların coşku fitili yavaşça söndürülmeye başlandı. 

Azar azar, yavaş yavaş, sinsi sinsi, ilmek ilmek işlediler bunu yıllardır. Zira, bugün yaptığı açıklamar bunu doğruluyor. "Anlı şanlı tarihimizi bize okutmadılar, garip garip şeylerle geçmişi olan bir tarih okuduk" diyor. Osmanlı'dan örnek veriyor herhalde. O garip garip şeylerde sanıyorum Osmanlı sonrası Atatürk devrimlerinden sözediyor. "Biz sessiz devrim yapıyoruz" diyor. Arkasındanda "darbe değil haaa, devrim yapıyoruz" diyor. 

Peki, Devrim ne? Darbe ne? 
Akşam bunu tartıştık evde.
- O dedi ki, "adam bildiğin devrim yapıyor" 

-Ben dedim ki, bu devrim değil, bildiğin darbe yapıyor. 

-Yeniden o dedi ki, adam kökten değişiklik yapıyor, ve bunu yıllardır, işleyerek yapıyor. 

-Ben dedim ki, ama biz yıllardır kendimize devrimciyiz dedik, farklı düşündük, şimdi kalkmış buna devrim yapıyor, yani bu bir devrimci mi diyeceğim? Hayır efendim, kabul etmiyorum, bunum adı devrim değil, darbedir,  dedim. 

-O; Konuyu saptırma, bizim anladığımız türden bir devrim değil, başka türlü devrim yapıyor, kavramlarda boğulmayalım, dedi. 

-Ben; Aksine, kavramlara ve kelimelerin gücüne inanırım. Hayır efendim, ben kabul etmiyorum, "devrim" kelimesi benim için çok şey ifade ediyor, devrim hem yaşam biçimi olarak, hem düşünce biçimi olarak yapılır. Darbe ise sadece yaşam biçimi olarak dikta edilir, o zaman, o da devrimci, bizde devrimciyiz öyle mi? dedim.

-O;  Tabiki öyle değil, ama bir şeyleri değiştiriyor, bu bizim anladığımız türden olmasada, öyle, dedi.

-Ben direttim; Hayır, bu bir darbe dedim.

Gülerek, tamam senin dediğin gibi olsun, dedi. Ben, benim dediğim gibi olsun demiyorum ki, tesbitim bu diyorum. Devrim ve Darbe kelimesi benim için apayrı.. 

Sana soruyorum okur! Ülkede yapılan devrim mi? Darbe mi?  


18 Mayıs 2017 Perşembe

Venedik anılarım #4 .. ve son

iste bi gün yine Buranadayim...
Dün akşam terasta otururken planlamıştık, bugün Murano ve Burano adalarına gideceğiz. Burano'nun çok renkli evlerini görmeyi ve fotoğraflamayı çok istiyorum. Akşamdan fotoğraf makinamın pilini şarja takıyorum, nolur nolmaz, orada birden bire şarjı biterse sinirden saçımı başımı yolmak istemiyorum.

Sabah rutinimiz hep aynı. En son ben uyanıyor, en erken ben hazır oluyorum. Hiç acelemiz yok bugün. Adalar yakın mesafede. Terasımızın hakkını vermek adına kahvaltı sonrası keyif kahvelerimizi içiyoruz. Meteoroloji yağmurlu göstersede yağmıyor. Yavaş yavaş hazırlanıp çıkıyoruz. Bu sefer boynuma dolayacağım bir şalımda var😀. Adalara giden vapotettoya biniyoruz. İlk gördüğümüz yer Venedik mezarlığı oluyor. Enterasan şehrin mezarlığıda enteresan oluyor tabi. Sular üzerine kurulu bir yaşam, yine sular üzerinde başka bir adada buluyor. 

Fotoğraf makinamı çıkarıp yakınından geçerken fotoğraflamak istiyorum. Denklanşöre basıyorum, tık yok. Açıp kapatıyorum. Yine bir şey olmuyor. Bir anda şarjın hala prizde takılı olduğu aklıma geliyor. Koca makine yanımda, ama pili evde. Olacak iş mi? İçim hafifden bir yanıyor. Kendime çok kızıyorum. Ama yapacak bir şey yok. Sinirlenmemeye çalışıyorum.
Çabucak atlatsamda şoku, ara ara "nasıl unutursun nasıl" diye kendimi hırpalıyorum. Neyseki akıllı telefonlarımız var, diyor bir nebze olsun rahatlıyorum,  ama aynı şey değil işte, deyip tekrardan bir sinir basıyor beni.

Kırk dakika sonra varıyoruz Burano'ya. Minicik şirin bir ada burası. Renkli evleri, ve danteli ile ünlü. Evler sadece renkli renkli değil. Çok renkli. Böyle sapsarı, mosmor, masmavi, pespembe yemyeşil kıpkırmızı gibi gibi. Pencereleri harika. Çiçekler uyumlu. En fazla iki katlı evler. Evlerin balkonunda, önünde veya sokakta çamaşırlar asılı. Bizde olduğu gibi donları ve sütyenleri görünmeyen yere asmıyorlar, her şey aleni açıkta. Sonuçta onlarda bir giysi neden saklayalım der gibi. Mantıklı. Tıpkı Venedik gibi orasıda, değil otomobil bisiklet bile yok. Niye olsunki zaten, ada öyle küçük ki, yarım saatte görmediğin yer kalmıyor. Bir tatil yeri değil, gidip görme ve dönme yeri. Ve birde fotoğraf çekme yeri🙄. Bir gün bile kalınmaz bana göre. Evleri neden renkli diye soracak olursanız; bu konuda çok söylemler var. Hele bir tanesi vardı bana çok komik geldi. Neymiş efendim, evin erkekleri sarhoş gelirmişte, evi bulamazmış, evi renginden tanırmış, hahaha. Hiç inandırıcı değil. Diğer bir söyleme göre, eskiden orada yaşayan 3-5 aile varmış. Sokak isimleri yokmuş. Posta ev renklerine göre gelirmiş. Bu benim aklıma daha çok yattı. Şimdilerde ise turist çekme yöntemi olabilir.

Oradan kartlar alıyorum yakınlarıma göndermek için. Bir kafeye oturup yine aperol spritz içiyor diğerleri. Cansu ve ben bira içmek istiyoruz. Güzel seçenek. Aperol spritzde bir yere kadar. Çocuk içeceği gibi renkli renkli ne o öyle:)  Orada kartları yazıyorum. Sonra ayrılıyoruz Burano'dan.

Muranoya geliyoruz. Burası daha büyük bir ada, ama daha ıssız. Cam'dan her türlü figürün yapıldığı yer. Kısa bir turdan sonra orayada veda ederek Venedik'e dönüyoruz. O akşam evde yemek yiyip terasta oturmak niyetimiz.

Biz dört Türkiyeli, bir İtalyan kökenli İsviçreli olarak yapıyoruz bu tatili. Dolayısı ile ev yapımı bir makarna türü bir şeyler istiyoruz. Ama domates soslu değil, kremalı falan istiyoruz. Hepimiz aynı fikirdeyiz. Bir yerden alışveriş yapıp eve geliyoruz. Yorulmuşuz, acıkmışız. İtalyan kökenli arkadaşımız Antonella yapıyor o akşam makarnayı. Hepimiz yardım ediyoruz. Hazırlama aşamasında beyaz şarapla başlıyoruz. Makarna suyunu kaynamak üzere ocağa koyup, kadehimizi alıp yine terasa çıkıyoruz. Teras hep güzel. Konuşmalarımız hiç bitmiyor. Su kaynamıştır diye aşağıya iniyorum. Ben kalkınca hepsi geliyor peşim sıra. Yemek hazır, o meyveli desenli muşamba örtülü masamıza oturuyoruz. O nasıl güzel bir makarna olmuş. İstisnasız üç tabak makarna yiyorum. Sanırım Ayça'da öyle. Kardeşim Serdar masayı kaldırıyor. Sonra biraz yürümek istiyoruz. Asıl amaç telefonlarımızın tanıdığı o kafe-barın yanından geçmek:) kısa süreli bir telefonlarımızı, maillerimizi  chek edip yola devam ediyoruz. Bir saat kadar yürüyoruz. Sonra yine ev. 

Yarın son gün. Yarın Venedik gettosu diye tabir edilen yahudi mahallesini gezmek istiyoruz. Herkes yatıyor. Kardeşim ve ben terasa çıkıyoruz. Biz ailece akşam yatmayı bilmeyiz sabahta kalkmayı! Ama orada erken yatmasakta erkenden kalkıyoruz. En son biz uyuyoruz. 

Son güne uyanıyoruz. Son günün rehaveti çöküyor üzerime. Salı günleri bir çok restoranın ve müzelerin kapalı olduğunu öğreniyoruz. Yahudi gettosunu dolaşıyoruz. İki dolaşıp bir oturuyoruz. Akşam için planımız hazır. İtalya'ya gelinirde pizza yenmez mi hiç? . Önce eve geliyoruz. Terasta en uzun o gün oturuyoruz. Hepimizin konuştuğu en az iki dil var, bazılarının üç, bazısının dört, ama ortak konuşabileceğimiz bir lisan eksik. Şöyle mesela, biz 5 kişiyiz ya, dördümüz Almanca konuşabiliyor, birimiz konuşamıyor, yada dördümüz İngilizce konuşabiliyor ama birimiz konuşamıyor, yada dördümüz Türkçe konuşuyor birimiz konuşamayor. Herkes birebir herkesle anlaşıyor ama toplu halde konuşulduğunda biri anlamıyor. O yüzden biri sürekli tercüme yapıyor. İşte yine terastayız, Almanca sohbet ediyoruz. Serdar simultane çeviri yapıyor Cansu'ya. Artık kulakları ne kadar tembelliğe alışmışsa, Ayça Türkçe birşeyler anlatırken, Serdar'a "translate please" diyor. Serdar'da e Türkçe konuşuyor ya deyince şarabı fazla kaçırdığımızı anlıyoruz. Pizza yemeye gidiyoruz. Pek bi özellik bulamıyorum daha önce İsviçre'de yediklerimle. Ama birlikte olmamız çok güzel. 

Eve geliyoruz, evdeki yamuk kapılara çok gülüyoruz her seferinde. Evler keza öyle yamuk. Yuvarlak bir nesne koyuyoruz, aşağıya doğru kayıyor. Binalar eğri, sokaklar eğri, kapılar, pencereler eğri. Eğri bir kent Venedik. "Eğri oturup, doğru konuşalım" değimi Venedik'te var mı bilmiyorum, ama olsaymış çok yakışırmış. 

Kikirdeşerek uykuya dalıyoruz. Sabah 7.15 de istanbuldan gelen arkadaşlarımızı yolcu ediyoruz Salute durağından. Bir kaç saat sonrada kardeşimi Almanyaya uğurluyoruz. Biz öğleden sonra veda edeceğiz Venedik'e. Vaktimiz bol. Hava masmavi. Ama içim biraz buruk. Güzel şeyler yapmak istiyorum. Rialto köprüsü altında kapuçino içiyoruz. Cansu'nun kayboluşu geliyor aklıma bu köprüde. Tadım pek yok. Boş boş büyük kanala bakıyorum. Kalkıp yürüyoruz. Artık geçtiğimiz sokakları tanır hale gelmişim. Venedik pazarına rastlıyoruz. Meyve ve sebze kokuları çok yoğun. Ben sadece tuz alıyorum. Sonra küçük bir butikte hep aradığım, hem güzel, hem ucuz şeyleri görüyorum. Sanki benim için dikilmiş, üzerine cuk oturuyor. Asıl amaç kendimi mutlu hissetme. Alıyorum üzerime yakışanı. Zaman öldürmek için bir meydanda son kez aperol spritz içiyoruz. Artık sadece sokaklar tanıdık gelmiyor, insanlarda tanıdık. Bizim gondolcu Fabio'ya rastlıyoruz. Sohbet muhabbet gırla gidiyor. Antonella ile İtalyanca konuştukları için nerdedeyse akraba gibiler. Gelin sizi son bir kez gondolla gezdireyim, para istemem diyecek gibi. Fakat bizde kabul etmeyecek gibiyiz. O modda değiliz. Bir kaç gündür birlikte yiyip içtiğimiz, çok gülüp çok eğlendiğimiz arkadaşlarımız birer ikişer ayrılmış, bizde birazdan trenimize binip gideceğiz. Güzel bir şeyin sonuna varmanın burukluğu bu. Ama yinede şükürler olsun herşeye. 

Ha, en son o terasta konuşurken bundan sonraki tatilimizin adını koyarak ayrıldık. Belki bir yıl sonra, belki daha sonra. Kapadokya olacak. 

Devamı gelmeyecek, Bitti ✅ 😀

Kardesim ve o şalım;)
Burano sokaklari.
Burano iste..

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Venedik anılarım #3

En son terasta kahvelerimizi içerken Venedik'te gezi rotamızı belirliyorduk. 

Bizimle gezmek ister misiniz? O zaman buyrun😀

O dünkü yağmur yok bugün. Fakat güneşte yok. Hafif bir serinlik var. Bavulumda sandığım şalımı bulamıyorum. Ben hariç, herkes iki dirhem bir çekirdek, çıkıyoruz. Bize en yakın yer olan Piazza San Marco- San Marco meydanına giderken yine bizim görkemli Santa Maria della Salute kilisenin yanından geçiyoruz. Arkadaşımız Antonella bize rehberlik yapıyor.
Bu kilisenin yapılış hikayesini anlatıyor. "Pest" diye bir salgın hastalık baş göstermiş, 1600 yıllarında. Yüzbinlerce Venedikli bu salgından ölmüş. Bu hastalık durursa Meryem'in anısına bir kilise yapacaklarına söz vermişler. Mucizevi şekilde hastalık gerilemiş. Ve Venedikliler söz verdikleri üzere bu kiliseyi inşa etmişler. Dışı çok güzel, içi çok sade bir kilise burası.

Pest hastalığının Türkçesi cüzzam mıydı, lepra mıydı diye birbirimize soruyoruz. "Veba" bir türlü aklımıza gelmiyor.

Canal Grande-Büyük kanalı geçmek için tahta bir köprünün üzerinden geçiyoruz. Birbirine benzeyen dar sokaklar, ve minik köprüleri geçerken nereye fotoğraf makinemi tutsam bir güzellik görüyorum. Masal gibi. Gelinler görüyoruz sokaklarda, tarihi binalarda fotoğraf çektiriyorlar. Orada evlenmek çok romantik olsa gerek. Venedik öyle bir yerki, istersen asker arkadaşınla gel, ister kocanla, ister sevgilinle, ister kız arkadaşlarınla. Venedik hep aynı, hep güzel. Sen ne anlam yüklüyorsun, önemli olan o. Biz dört kadın bir erkek dolaşıyoruz. Ve çok mutluyuz. Aynı kafadanız..

San Marco meydanına geliyoruz. Küçücük kaldığımı hissediyorum devasa, tarihi yapıların arasında. Dört yanımız tarihi eser. Tam karşıda San Marco kilisesi, yanında saat kulesi, yanlarda ve arkada dükler sarayı. Herkesin kafası yukarda, nereye bakacağını bilemiyor. Güvercinler insanların arasında. Martılar tepede uçuşuyor. Etrafta hafiften yükselen hepimizin aşina olduğu klasik müzikler. Medeniyet bu olsa gerek diyorum arkadaşıma. Venedik'in en çok turist akınına uğrayan yerlerinden biri. Sezon dışında gittiğimiz için insanları ittirmeden yürüyebiliyoruz.. Şehri keşfe çıktığımız için sadece dışardan bakıyoruz heryere.

Arkadaşım Venedik'i bir balığa benzetiyor. Biz balığın kuyruk kısmında kalıyoruz. Başı ise geldiğimiz Santa Lucia tren istasyonu. Kılçığı, şehri ikiye bölen büyük kanal. San Marco meydanı kuyruğun biraz üzerinde. Biz şimdi balığın gövdesine doğru yürüyoruz. San Marco nun arkasına dolandığımızda "Ponte de Sospiri" denilen "ahlar köprüsü", iç çekme köprüsüde deniyor, orayı görmek istiyoruz. Ben orayı normal bir köprü sanıyorum. Zindandan ölüme giden mahkumlar açık bir köprüden Venedik'e baktıklarını sanıyordum. Öyle değil, kapalı, küçük pencereleri olan bir köprü burası. Onlar ölüme giderken bizim olduğumuz yere bakıp iç çekiyorlarmış, bugün biz onların geçtiği köprüye bakarak fotoğraf çekiyoruz. Buruk hissediyorum kendimi orada. Çok kalmıyor, ayrılıyoruz oradan.

Balığın gövdesine doğru bağırsaklarından ilerliyoruz. Küçük kanalları ve köprüleri aşarak küçük bir meydana geliyoruz. Soluklanmak için bir kafeye oturuyor, birer aperol spritz ve wi-fi şifresi istiyoruz. Tam karşımızda yerde bir şal duruyor. Biri düşürmüş. Şal arıyordum sabah, bak karşıma çıktı diyorum. Bir süre bekliyoruz. Kimse almıyor. Arkadaşım Antonella kalkıyor yerinden, şalı bir kenara koyuyor. Kaybeden gelirse görüp alsın diye.  Bir saati aşkın bir süre oturuyoruz orada. Gelen giden olmuyor. O şalı ben sahipleniyorum. Yakışıyorda. Teşekkür ediyorum sahibine, ve içimdem şöyle bir dilek diliyorum, "hayat sanada ihtiyacın olan bir şeyi çıkarsın karşına".  Umarım çıkarda. Venedik hatıram o şalımı çok seviyorum.

Sonra yürüyerek balığın midesi olan ünlü Rialto köprüsüne geliyoruz. Burasıda turistlerin uğrak yeri. Büyük kanalın ilk köprüsü olma özelliğini taşıyor. Ben çok özel bulamıyorum. Sadece görmüş olmak amaçlı, ha burasımıymış diyorum. Kalabalıkta her birimiz bir yana dağılıyoruz. Kimi köprünün ayağında, kimi üzerinde. Birbirimizi uzaktan görebiliyoruz. Ama birimiz yok. Kısa süreli bir panikten sonra herkes bir yana dağılıyor. Kaybolan bulunuyor, aramaya giden kayboluyor bu sefer. İyiki cep telefonları var. Telefonlaşarak tam köprü üstünde buluşuyoruz. Rialto köprüsünün adı artık değişiyor bizim için. Bundan böyle Cansu köprüsü koyuyoruz adına.

Yine ayrılıyoruz oradan. Kalabalık yerlerden çok, sakin sokaklarda kaybolmayı seviyoruz. Venedik sokaklarında kaybolmak çok güzel. Arasan bulamazsın çünkü. Ve aynı sokağı bir daha bulabilmekte biraz zor,
eğer o şehrin aplikasyonunu indirmemişsen. Ben indirmemiştim zaten, ama çok zorda kaldığımızda bu aplikasyonu kullanan arkadaşlar buluyordu zaten yolu.

Yürürken küçük kanallardan birinde bir Gondolcuya rastlıyoruz. Bir kez gondola binmeyi düşünüyoruz ama hemen olmak zorunda değil. Godolcumuz çok sevimli. Arkadaşımız Antonella pazarlık yapıyor. Gece 100, gündüz 80 Euro. Tur 45 dakika sürüyor. 5 kişi bu ücreti böldüğümüz için normal geliyor. Kişi başı 15 Euro. Madem gondol şehri Venedik'teyiz, olmazsa olmaz. Teker teker biniyoruz, kırmızı,sarı kadife koltuklu siyah, ince, uzun ve sessiz gondola. Lacivert beyaz çizgili tüm gondolcular. Bazıları kırmızı beyaz. Bunun bi özelliği var mı diye sormasını istiyoruz Antonella'ya. Soruyor. Bütün gondolcular aynı giyinsin diye bir kural varmış. Herhangi bir hikayesi yada efsanesi yokmuş. Sadece çok önceleri Venedik'i tam ortasından bölen büyük kanalın sağında kalanlar kırmızı beyaz, solunda kalanlar lacivert beyaz çizgili giyerlermiş. Artık bununda önemi yokmuş günümüzde. Ama ben daha çok lacivert beyaz çizgili gördüm. Yoksa siyah beyaz mıydı?

Gondolcumuz bir süre sonra bize şarkı söylemeye başlıyor. "Ooosolomio" diyerek. Biz zevkten dört köşe oluyoruz. Kimimiz kendini först lady falan sanıyor:). Gerçi först ladymizden fazlası var, eksiği yok o başka. İşte biz först lady edasında ilerlerken, bizim arkamızda kürek sallayan gondolcumuz, şarkı söylerken, son anda bir köşeye toslamaya ramak kala hem şarkısını devam ettirip hem küreğini hızlı hızlı çektiğini daha sonra kardeşimin kaydettiği videoda görüyoruz. Gülüşmelerimiz Venedik'in en yüksek yapılarından daha yüksek. İzledikçe başka detay yakalıyor, ve gülme krizlerine giriyoruz.  O 45 dakika bize 20 dakika gibi geldi. Saate hiç birimiz bakmadık, ya çok güzeldi bize kısa geldi, yada kandırıldık. İlk seçenek daha yakın geliyor bana. Venedik'te o gondol turu bir kezde olsa yapılmalı. Mutlu bir şekilde ayrılıyoruz gondolcumuz Fabio ile tek tek tokalaşarak.

O gün Venedik'in altından girip üstünden çıkıyoruz. Akşam saatlerinde eve geldiğimizde sağ dizim gibi bulutlarda çok dramatik görünüyor. Koyu mavi hatta siyaha yakın nerdeyse. Sanki yağamıyor hava. Sigara içmek için balkona çıkan Antonella birden terasa koşuyor, bizede hemen terasa gelin diyerek. Hep birlikte terasa koşuyoruz. Muhteşem bir görüntü var. Gökyüzünde kara bulutlar, güneşin battığı yerde bulut yok ve güneş ışını bizim çatıdan gördüğümüz Salute kilisesinin gubbesine vuruyor. Diğer heryer kapkara. O harika görüntüyü beynimin bir köşesine kaydediyorum. Birde fotoğraflara. Güneşi batırıyoruz orada.

Sonra biz yine yakınımızda olan o kafe-bara gidip, hem bir şeyler yiyoruz, hem bir şeyler içiyoruz, çokça gülüyoruz gün aşırı yaşadıklarımıza. Ve tekrar güzel evimize geliyoruz. Antonella yatağında kitap okumaya gidiyor, biz ise artık Türkçe konuşmanın ve kikirdeşmenin dibindeyiz. Gece yarısını çoktan aşmışız. Fakat yine uyumalıyız. Çünkü yarın Murano ve Burano adalarına gideceğiz. Uyuyoruz..

Devamı gelecek.. 




Piazza San Manco 

Bildunterschrift hinzufügen

Ponte de Sospiri, Ahlar Koprüsü 

Gondolla ara Kanallar

Rialto Köprüsü, Cansu Köprüsüde dieyebiliriz:)

Gondol Sefasi